Skip to content

Erdem Arslan

Bölüm 10

10 min read

Karar

"Hmm. Ne söylemişti o herif? Dinlemiyorsun mu? Dinleyelim bakalım."

Dias, Wjerljocht'un söylediği sözü aklına getirdi ve dikkatini toplayıp çevreyi dinlemeye başladı. Ancak duyması gereken şeyin ne olabileceğine dair en ufak yoktu ve bu sesin neye benzediğini dahi bilmiyordu.

Anıtın çevresinden uzaklaşıp daha ilerideki, diğerlerine nazaran genişçe olan yola saptı. İlerledikçe yolun devamının harabelere doğru uzandığını gördü Dias. O tarafa gitmek istemiyordu ancak içinden garip bir his ara sıra yükseliyor, sanki onu o tarafa yönlendiriyormuş gibiydi. Zayıf bir histi ve omuriliğinden aşağı inerken onu ürpertiyordu. Tekrarlanan bir tehlike işareti gibi sanki uyarıyordu.

"Şu ses ne boksa hemen bulayım da defolup gideyim şuradan artık."

Dias bu dünyaya geldiğinden beridir ilk defa böyle tedirgin hissediyordu. Sanki bu şehir eskiden onun eviydi ve kaybettiği şeyin ıstırabı yüzünden burada bulunmak istemiyor gibi bir hali vardı. Ancak yine de Wjerljocht ile buraya gelmelerinin bir sebebi vardı ve onu açığa çıkartmak niyetindeydi.

Uzunca bir süre harabe olan şehir bölgesinde gezindi. Çevreye iyi kötü göz attıktan sonra anladığı şey onu rahatsız etmişti. Bu şehir bu dünyada daha önce bulunan bir medeniyetin kalıntısıydı ve eğer şüpheleri doğruysa büyük çaplı bir savaş yüzünden yaşayanları yok olmuş olabilirdi.

Kendi dünyası da benzer savaşlar yaşamıştı ve tarihlerinde bunların izleri hala görülüyordu.

Uzunca bir süre yürüdükten ve oldukça sıkıldıktan sonra bulunduğu yerde durdu. Yukarı, sağa, sola ve arkasına bakındı ancak, karanlık ve harabelerden başka bir şey yoktu. Bu Wjerljocht denen herif hayal görüyor olmalı diye içinden geçirdi. Ancak yapısı gereği kolay pes eden biri olmadığı için, içini kemiren o keşfetme dürtüsüne yenik düşerek bir kez daha aramaya karar verdi.

Tam olarak bilmese de oldukça uzun bir süre geçmiş olmalıydı. Şimdi de şehrin doğu tarafına yönelmiş, burasının savaştan etkinlemeyen yerlerinde yürüyordu. Bırakın tek bir yaşam formunu, bir ses dahi yoktu koskoca şehirde. Nasıl olurda çıt bile çıtmazdı. Bu durum normal değildi ve yürüdükçe fark ettiği şey, şehir sanki zamanda donmuş gibiydi.

"O bariyer ile alakası olmalı. O şey bir bariyer değil muhtemelen." Geri dönüp Wjerljocht'a daha başka neler bildiğini sormaya karar verdi. Ancak çoktan geldiği yolu kaybetmiş hatta nerede olduğunu dahi bilmiyordu. Aklına gelen tek çözüm yüksekten bir bakış atarak, en azından nerede olduğuna dair bir fikir yürütebilecek oluşuydu.

Sokak aralarından hızlıca geçip daha açıklık bir alana doğru geldi ve çevresine hızlıca bir bakış fırlatıp, tam olduğu yerden yukarı doğru güçlü bir zıplayış yaptı. Rahatlıkla gökdelen yüksekliğine ulaşabildiğini gördü ve tepeye ulaştığından itibaren çevresine bakınmaya başladı. Olduğu yönde bir şey göremedi ve arkasına da bakması gerektiğinden tekrar yere inmeyi bekledi.

Arkasını dönüp daha yükseğe zıpladı. Tepe noktaya ulaştığında, geldiği yön olduğunu düşündüğü, şehrin hala sağlam olan bölgelerine doğru baktı.

"Kuzeyde demek ki. Tamamdı çıkışı buldum, gidelim bakalım." Yere doğru inişe geçmişken, pek uğramadığı batı tarafına doğru üstün körü bir bakış fırlattı ve uç noktalardan birinde belli belirsiz bir ışık noktası farketti. Kaldı ki farkettikten bir kaç saniye sonra yere inmişti zaten.

"O da neydi öyle? Işık kaynağı olmalı. Hay lanet olsun." Merakına yenik düşüp, olabildiğince hızlı o yöne doğru koşmaya başladı. Sağolsun güçlü bacakları sayesinde, gördüğünü düşündüğü ışık kaynağının olduğu bölgeye gelmesi bir kaç saniye sürmüştü.

"Eee?" Işık kaynağının olduğu bölgeye gelmişti ancak burasının da şehrin geri kalanı gibi hayalet bölge olması dışında farklı bir şey yoktu.

"Yürüyelim bakalım.." Bölgede yavaş adımlarla ilerlerkeni dikkatlice çevresine bakınıyordu. Sağ tarafında yükselen bir merdiven ve onun tepesinde verandaya benzer bir açıklık gördü. Sol tarafında muhtemelen ev olduğunu düşündüğü onlarca yapı, muntazam şekilde yan yana dizilmişlerdi. Yol boylu boyunca bu evleri soluna alacak şekilde şehrin ucuna doğru devam ediyordu. Sıra sıra evler bitince daha büyük yapılar ve onlardan sonra bir kaç kule önüne çıktı. Yolun ikiye ayrılan kısmının ortasında yuvarlak bir alan vardı ve ortasın iki heykelin sanki dans eder gibi birbirlerini ellerinden tutmuştu. Biri elini havaya kaldırmış, diğeri ise yeri gösteriyordu. Dias heykele hayranlıkla bakıyordu. Onca yıldan sonra bile hala güzelliğini koruyan bu yapıt onun için bir tarihi eser niteliğindeydi.

Uzun bir süre baktıktan sonra heykeldeki figürlerden birinin elinde olması gereken birşeyin olmadığını fark etti. Yaklaşarak kayıp parça olabileceğini sandığı o taştan ele göz atmak istedi. Heykelin çevresindeki zemin tahtadandı ancak Dias bunu farketmediği için ikinci adımında zeminden gelen sesten sonra kendine geldi.

"Hay sikeyim! Yine mi ya!" Bu sefer düşüşü oldukça gürültülüydü ancak diğerleri gibi değildi. Kısa mesafeden bir çukura düşmüş, çevresindeki alanın kanalizasyon benzeri bir sisteme ait olabileceğini farketmişti.

"Bok çukuru kalmıştı girmedim!" Çıkmak için zıplamayı denediğinde, kulağına çalınan garip bir vızıltı, onu olduğu yere çakılı bırakmıştı.

"SES! Sonunda lanet olsun. Siktiğimin hayalet şehrinde bir ses!"

Dias sese kulak kabartıp dinlemeye başladı. Arı vızıltısına benziyordu ama daha harmonik bir şekilde alçalan ve yükselen tonlarda kesintisiz devam ediyordu. Wjerljocht'un bunu nasıl duyabildiğine hayret etmişti o an. Oysa ki o bütün şehri dolaşmak zorunda kalmıştı ve bu bok çukuruna düşmeden bulması imkansız gibiydi.

"Eh, bazen bokun içine batmak gerekli, altını bulmak için değil mi."

Çukur, sekiz farklı tünele bağlanan bir ara kavşak gibiydi. Neyse ki binlerce yıldan sonra ortalıkta bok kokusu bile kalmadığına şükrediyordu. Dias sesin daha yoğun olduğu hemen sağ tarafındaki tünele daldı. Hızlıca koşarak tünelin sonuna doğru ilerledi. Bu koşu sırasında önüne bir kaç tane kapı ve engel çıktıysalarda, direkt olarak içlerinden geçip gitti. Pervasızca koşarken tünelin çökme riskini hiçe sayıyordu fakat sonunda aradığı şeyi bulduğu için bunu pek te umursamıyordu. Yavaşlayıp tünelin sonunda bulunan alana çıktığında, alanı aydınlatan dört adet direğin, alana doğru bağlanan dört farklı yolun başına dikilmiş olduklarını gördü. Bu aydınlatma direkleri hangi tür enerji kullanıyorlardı da bunca zaman aydınlık kalmayı başarmışlardı?

Dias tüm bu soruları bir kenara bırakıp, asıl sürpriz olan şeyin meydanın ortasında bulunan şu yapı olduğunu biliyordu.

Şehir altında şehir

Dias bir süre tünellerin bağlandığı bir ortak alanın tam ortasında bulunan yapıya göz gezdirdi. Daha önceki tecrübelerinden olsa gerek ki artık bilmediği şeylere dokunmak istemiyordu. Ancak sesin kaynağı bu yapıdan geliyordu. Minik bir kubbe gibi şekli olan bu yapının küçük dört adet sütun üzerinde konumlandığını farketti. Üzerinden sekiz adet avuç izi vardı. Muhtemelen dört kişinin iki eliyle bıraktığı bir iz olsa gerekti. Dayanamayıp iki elini de bu izlerden kendisine yakın olana yerleştirdi. Bir şey olacak mı diye beklerken bir tepki almadığına da bir nevi üzüldü.

"Eh, benim gibi bir yabancı için yapılmadı sonuçta."

Bilim kurgu filmlerinden bir sahne gibi duran bu yapıdan ellerini çekip bir adım geri atarak başka neler olabilir diye çevreye göz gezdirmeye başladı. Bir kaç adım atmasından sonra az önce onu buraya çeken sesin kesildiğini ve üstünde bulunan şehirden yükselen seslerin içinde olduğu odacığa dolduğunu farketti.

"Yine yaptım. Ne olduğunu bilmediğim bir şeyin içine düş.."

~ "Dias!"

"Hassiktir! Ne oluyor lan!"

Wjerljocht tam arkasında belirdiği için bir an korkuyla geri zıplayıp, çekildi. Wjerljocht ise sakince ona doğru yaklaşıp:

~ "Başardın. Sonunda buraya girebildim, ancak fazla zamanımı yok, şehir çökmeye başladı."

"Şehir çökmeye mi başladı?"

O an da fark etti ki az önce dokunduğu şey, şehri bir arada tutan bariyerin anahtarı olmalıydı ve kendisi bunu iptal etmişti.

~ "Kendine kızma, olması gereken buydu zaten"

"Aklımı okuyorsun resmen!"

~ "Tahmin edilebilir birisin"

"Teşekkürler!"

Wjerljocht, ortadaki küçük yapıya sağlam bir tekme indirip paramparça ettikten sonra, yapının hemen altında daha aşağı uzanan bir tüneli açığa çıkarttı.

"Sen? Nasıl? Biliyor muydun?"

~ "Hayır. Sadece emin olmak istedim."

"Oh, hadi ama!"

~ "Gidelim"

Dias itiraz etmedi ancak şehrin parçalanması ve dökülen molozların çıkarttığı seslerden sonra pek de seçme şansı yoktu zaten. Wjerljocht açılan tünele atlayıp, zeminden aşağı doğru karanlıkta kayboldu. Dias ise onu takip ederek, peşinden tünele daldı.

İkisi birden tünelin altındaki merdivenden aşağı hızlıca iniyorlar, peşlerinden gelen yıkıntı sesleri ve az önce oldukları odaya doluşan toz ve moloz yığınlarının onları takip etmesinden kaçınıyorlardı. Fazlaca basamak olduğunu farkeden Dias yolun onları nereye götürdüğünü bilmediği için tedirginlik hissediyordu. Peşine takıldığı bu gizemli adamın davranışları ise onu iyiden iyiye geriyordu. Ancak hala herhangi bir tehlike hissetmiyordu. Bu yüzden şimdilik ona uymaya karar verdi.

On beş dakika sürmüştü onca basamaktan inmeleri. Ve sonunda mervidenin bittiği yere ulaştıklarında, peşlerinden yığınla moloz ve yıkıtı da onları izlemişti. Dias tek çıkış yollarının az önce yıkıntı altında kalmadığından emin olmak için Wjerljocht'u omzundan yakaladı ve ona sordu:

"Buradan çıkabilecek miyiz? Geldiğimiz.."

~ "Daha önemli meselelerimiz var."

Dias sinirlerine hakim olmaya çalışarak adamın omzunu biraz sıktı. Wjerljocht bu hareketin sonunda durup arkasını dönerek Dias'a baktı ve ona yaklaşarak

~ "Eğer buradan çıkmak istiyorsan, benimle gelmek zorundasın!"

Dias başka çaresi olmadığını biliyordu. Wjerljocht'un burası ile ilgili bilgisine güvenip, onu takip etmenin en makul seçenek olduğunu düşünüp, adamın az daha zorlasa kıracağı omzunu bıraktı.

"Çıktığımızda, bana bir açıklama yapmazsan eğer omzundan fazlasını kaybedeceksin!"

~ "Jo moatte jo missy begjinne, kening!"

Bu sözlerden sonra Dias nedense sakinleştiğini hissetti. Tanıdık bir dildi bu ve sanki daha önce çok kereler konuşmuştu. Tamam anlamında başını sallayıp Wjerljocht'a yola devam etmesini söyledi.

~ "Öfkene hakim olmalısın. Kontrolünü kaybedersen, tahmin edemeyeceğin şeylerle yüzleşebilirsin."

Wjerljocht'un bu sözü, Dias'ın uzun zamandır aklını kurcalayan o problemi tekrar gün yüzüne çıkartmıştı. Huzursuzluğuna bir yenisi daha eklenmişti. Neler olduğunu bulmak zorundaydı artık.

"Biliyorum.."

~ "Öyleyse devam edelim mi?"

"Evet."

Wjerljocht yola koyuldu. İndikleri bu yer yüksek tavanlı, onlarca işlemeli sütunun ortasında var olan genişçe bir yoldu. Eskiden burası bir tür tören alanı ya da kraliyet alanı gibi bir yer olmalıydı. Geldiklerinde alanın zifiri karanlık olduğunu farketmemişti Dias. Bir süredir karanlıkta rahat görebildiğini farkedince, içine düşen huzursuzluk katlanmaya başlamıştı. Normal bir insanı deliye çevirecek şeylere sahip bir bedenin içindeydi. Ancak yine de kendisi bu durumu rahatsız edici buluyordu. Sınırsız bir fiziksel kuvvet, mach hızını aşan hızı, üstün duyu kabiliyetleri, yorgunluk ya da açlık hissetmemesi, Şimdi de gece görüşü mü?

"Sırada ne var acaba?" diye mırıldandı kendi kendine. Wjerljocht ise yürümeye devam ediyordu. Sütunlu yol bitip, yolun sonunda bir büyük bir genişliği olan merdivenler başladığında, buranın mimarisinin şehirden biraz farklı olduğu ortaya çıktı.

Burası binlerce yıl önce terk edilmiş olmasına karşın, sanki her gün kullanılıyormuş gibi temiz, bakımlı ve sağlam görünüyordu. Merdivenin başına geldiklerinde Wjerljocht biraz duraksadı ve geri dönüp Dias'a bakarak

~ "Önden buyur."

Dias ise bu durumdan oldukça şüphelenmişti.

"Bana bir şey olmayacağına güvenerek beni tehlikeye atıyorsun yine?"

~ "Devam et. Öyle bir şey değil."

"Ne olduğunu bilmediğim bu yerde, ne olduğunu bilmediğim bir şeyin içine tekrar girmeyeceğim"

~ "Girince göreceksin"

Tanrım, bu adam beni delirtecek diye sakinleşmek için derin bir nefes aldı.

"İyi madem."

~ "Teşekkür ederim."

Kadim Yasak

Dias, Wjerljocht'un ilk defa kullandığı bu cümleye şaşırmıştı. Ancak o da biliyordu ki onun bedeni zarar görmez olduğu için ilk önce onun gitmesi en mantıklı seçenek olacaktı. Dolayısıyla o da merdiveni tırmanmaya başladı. Merdiven düz olmaktan ziyade daha oval bir biçimde tepede birleşiyor ve birleştiği yer daha açık bir alan şeklinde arkasından yükselen bir tür duvar ile tepesine kadar çıkıp, üzerine eğilen bir tür yarı açık odacık şeklini alıyordu.

Odacığın ortasında yerden yükselen, oldukça göze batan işlemeleriyle bir sütun ve üzerinde yuvarlak bir siyah küre vardı. Dias temkinlik adımlarla küreye yaklaşırken, Wjerljocht bir dizinin üzerine çökmüş, sanki bir şövalyenin kralının önünde eğilmesi gibi başını eğip dua eder pozisyona geçmişti. Dias arkasında kaldığı için bu manzarayı görmüyordu. Zaten kürenin içinde likit bir madde vardı ve sanki kendi kendine hareket ediyor gibi, küre içinde dolaşıyordu.

Dias küreye yaklaşıp, iki adım mesafe durunca, kürenin içindeki madde hareket etmeyi kesti ve küre küçülerek sütunun üzerinden havaya yükseldi.

"Wjerljocht bunun ne olduğunu biliyor musun? Bu şey hareket etmeye başladı.."

Wjerljocht sesini çıkartmadan olanları izliyordu.

"Wjerljocht! Sana söylüyorum, bunun ne olduğunu biliyor musun?"

Wjerljocht, donmuş gibi, olan bitene yabancı bir halde öylece bekliyordu. Dias bir an durup ona doğru adım attı ancak o garip küre sanki izliyormuş gibi ona doğru hamle yapınca, Dias bir anda olduğu yerden bir adım geri zıplayarak kaçınmayı denedi. Ancak küre arayı hızlıca kapatmış, Dias ile arasında sadece bir adım kala durmuştu. Bu durum Dias için oldukça garip olmasına karşın, herhangi bir tehlike hissetmiyor oluşundan ötürü merakını da gizleyemiyordu. Sakince Wjerljocht'a doğru geri geri yürümeye başladı. Haliyle küre de onu takip ediyordu.

~ "Sesler.. Artık duyamıyorum."

"Adamım neyi duyuyorsan onlar senin kafanın içinde, sen iyi değilsin. Şimdi bana odaklan ve şu şeyin ne olduğunu bulalım"

Wjerljocht, donuk gözleriyle Dias'a dönüp baktı ve ağzından sadece bir iki cümle çıktı:

~ "Ben değilmişim.."

Bir dakika süren bu garip sessizlik sonrası, Dias dikkatini küreden ayırmış, Wjerljocht'a doğru bir adım atarak ne olduğunu sormak için yaklaştığında, küre bir anda katı formundan, likit forma dönüşmüş ve Dias'ın sırtına yapışmıştı çoktan. Dias o garip maddenin vücuduna yapıştığını son anda fark etmiş ve elleriyle vücudunu temizlemek için çırpınırken, o karanlık maddenin bedeni tarafından emildiğini ve derisinin altında kaybolduğunu görünce iyiden iyiye korkmaya başlamıştı. Haliyle bu korku durumu yüzünden paniklemiş ve ne yapacağını bilemez halde olduğu yerde kaşınıp, tepinip anlamsızca kurtulmaya çabalıyordu.

Wjerljocht ise sadece izliyor ve sanki hayal kırıklığına uğramış gibi duran yüz ifadesiyle kendi kendine sessizce mırıldanıyordu. Dias bir anda kafasını toplayıp, Wjerljocht'a iyi bir tokat attı ve ona yardım etmesi için bağırdı. Wjerljocht ancak kendine geldiğinde Dias bedeninin kontrolünü kaybetmiş, bacakları ve kolları hissizleşmiş, olduğu yere yığılmıştı. Wjerljocht dikkatini toplayıp Dias'ın başına eğildiğinde, Dias bedenini saran müthiş bir yanma ve acı duygusu ile baş etmeye çalışıyordu. Nefes alışverişi zorlaşmış, göğsü sıkışıyordu ve sanki kalbi patlayacak gibi atıyordu. Görüşü bulanıklaşmaya başlamıştı, sesler iyice kesilmiş ve konuşma yetisini yitirmişti. Aklından sadece bir kelime geçiyordu:

"Bu siktiğimin dünyasında mı öleceğim?"

Wjerljocht duruma hakim olmak için Dias'ı yere yatırmış, ona dikkatlice bakarak ne olduğunu anlamaya çalışmakla meşguldu. Hoş, bu iki yabancı henüz tanışmış olmalarına karşın, birbirlerine böyle garip olaylar ile bağlanmaları da oldukça tuhaf olmuştu.

Dias son bir kez nefes aldı ve gücünü toplayıp bağırmaya çalıştı

"Wjerlj.." bayılmıştı.

Dias olduğu yerde hareketsiz yatarken, Wjerljocht ise sakinliğini koruyordu. Kulağını Dias'ın göğsüne dayamıi kalp atışlarını kontrol ediyordu. Ne yazık ki herhangi bir ses duyamadı. Sonra da nabzını ölçmek için boynunda damar aradı ama derisine parmağını bastırdığında herhangi bir his alamadı. Son çare olarak küçük bel çantasında taşıdığı şu garip kristallerden birini çıkardı ve Dias'ın göğsüne bastırıp "skine en ljocht" kelimesi ile Dias'a şok vermeyi denedi ancak kristal elinde patlamıştı.

Şu an da Wjerljocht oldukça çaresiz duruma düşmüştü. Böylesi bir bedene müdahale etmeyi bilmiyordu. Dias'ın ölmediğini sadece katatonik bir duruma geçtiğini ve bedeninin de normal insanlar gibi çalışmadığını iyi kötü anlayabilmişti. Sakince geri çekilip, sırtını duvara yasladı ve durumu akışına bırakmaya karar verdi. Zaten yapabileceği bir şey de yoktu. Dias'ı hareket ettirmeyi denediğinde oldukça ağır olduğunu farkedip vazgeçmişti. O da belki uyanır umuduyla yeni tanıştığı bu arkadaşını kendi haline bırakmaya karar verdi.

Ancak, buraya kadar her şey bir şekilde ilerlediyse de Dias gibi bir kişinin normal biri olmadığı ve onun bu dünyada ki herhangi birine benzemediği gerçeğini kabul etmek zorundaydı. Kim olabilirdi ki? Wjerljocht aklından bazı tahminler yürütmeye çalışıyordu ama kim bilir. Zaman gösterecekti.

Çok da uzun olmayan bir süre sonra, Dias sanki boğulmaktan kurtulmuş gibi bir anda yattığı yerden fırlayıp doğruldu ve çılgın gibi sağına soluna bakınarak Wjerljocht'u aradı. O sırada Wjerljocht meditasyon yaptığından odacığın bir köşesine çekilmişti. Ancak Dias'ın bu tantanalı uyanışı onu da meditasyonundan koparmıştı.

~ "Sonunda uyandın."

"NELER OLDU? O ŞEY NEREDE?"

~ "O şey? O şey şu an vücudunda."

"Hassiktir be adam! O neydi öyle? Ölüyorum zannettim. Hemen siktir olup gidelim buradan!"

~ "Evet. Ancak ondan önce bir soru sormama izin ver."

Dias garip garip Wjerljocht'un yüzüne baktı. Sor madem der gibi başını sallayarak, sırtını yaslamak için kendini duvara doğru çekti.

~ "Kimsin sen?"

"Ne demek kimsin? Kim olduğumu daha önce sana söyledim ya be adam."

~ "Söylediğin şey adındı, ben daha çok kim olduğunu, daha doğrusu ne olduğunu soruyorum.."

"Anlamadım."

~ "Sen orada yerde hareketsiz yatarken, seni kurtarmak için yardım etmeye çalıştım. Ancak ne kalp atışın vardı, ne de nabzın. Fakat yine de yaşıyordun. Üstüne üstlük seni uyandırmak için fjoerstien kullandım. Normalde o taş bir fili kül edecek kadar güçlüdür. Ancak sende hiç bir etkisi olmadı."

Wjerljocht bunları söylerken bir yandan da belinde birbirine yatay duran iki hançere uzanıyordu. Durum Dias için oldukça gergin bir hal almaya başladığından ona bir şeyler söylemek zorundaydı, aksi taktirde Wjerljocht olayı sakince karşılamak niyetinde değildi.

"Anladım."

~ "Dias, sen.."

"Hayır, düşmanın değilim. Ve o taşın zarar veremediğini bildiğin halde elindeki bıçakla mı zarar vereceksin? Bu zamana kadar seninle beraberdim. Biraz güvenmeyi dene"

~ "Güven. Öyle bir lüksüm yok!"

Dias bir kaşını kaldırıp bu yabancıya bakış atar. Bu sözlerinden Wjerljocht'un içinde olduğu durumu eni konu anlayabiliyordu.

"O zaman öğren asker."

Dias'ın bu sözleri Wjerljocht üzerinde ağır bir etki yaratmış olacaktı ki bir anda üzerindeki gerginlik kalkmış sanki emre itaat eder gibi ayağa fırlamıştı.

~ "Gidiyoruz, Dias."

"Gidelim."

Ayağa kalktılar. Wjerljocht'un davranışlarından usta bir avcı olduğu belli oluyordu. Dias yön bulma konusunda ona güvenmeye karar verdi. Olayları akışına bırakması en iyi seçenek olurdu. Sonuçta, kendisi dahi bilmiyordu ne olduğu.

"Bu arada Wjerljocht, sen beni ne zannetmiştin?"

Wjerljocht bu soruya bir süre cevap vermedi. Ancak yavaşladı ve sol omzunun üstünden yarım bir bakış atarak sadece şunları söyleyebildi:

~ "Ne zannettiğim önemli değil, öyle olmadığını biliyorum sadece."

Dias bunun üzerine konuyu daha uzatmadan kapatmanın iyi olacağını düşündü. Wjerljocht'u takip ederek çıkış yolu bulmak üzere tünellerden birine daldılar. İkisi de karanlıkta kaybolana kadar devam etti.


  • skine en ljocht: Parla ve Çak

  • fjoerstien: Çakar taşı. Bir nevi elektrik şoku üreten, ilkel defibrillator. Zihninizde canlanması için: Larimar taşı diye internette aratabilirsiniz.