Skip to content

Erdem Arslan

Bölüm 09

11 min read

Eski Dünyanın Gizemi

"Yeryüzünün çekiciliğine alışmaya başlamıştım. Sanki yokedilemez bir bedene sahiptim ki sankisi fazla, evet. Her neyse.."

Dias, yavaşça doğrulup çevreye göz gezdirmek için yürümeye devam etti ancak, ortamın yeteri kadar aydınlık olmayışı onu biraz durdurdu. Düşmeden önce tavanda açtığı delikten, şimdi içinde olduğu yeraltı mağarasını aydınlatacak kadar ışık girmiyordu. Biraz bekleyince gözleri karanlığa hemen alıştılar.

"Sanırım sadece bedenim değil, diğer duyu organlarım da oldukça gelişmişler. Merak ediyorum gözlerimden ışın atabilir miydim ya da uçabilir miydim diye ancak nafile.. Çoktan denemiştim.. Sahip olduğum güç, fiziksel kuvvet ve duyularımın aşırı gelişmiş olması dışında, bir de şu gezegenin seslerini duyabiliyor olmam. Benim gibi şehir insanını hayatta tutacak kadar yeterli."

Karanlıkta belli belirsiz bazı yapıların silüetleri ortaya çıkmaya başladı. Düştüğümyerden ayrılıp, yeni fark ettiği şu yapılara göz gezdirmek için yola koyuldu. Geldiği ormanın aksine, buradaki zemin oldukça düzgündü. Yürüdükçe, bir tür sokak ya da ona benzer birşeyin üstünde olduğunu düşündüğü yolu farketti. Das, eğer yanlış anlamadıysa, bu mağara olduğunu sandığı şey aslında bir yeraltı şehriydi. Ya da en azından geçmişte öyleymiş diye düşündü. Tek parça kalmış yapılardan ziyade ortalığa dağılmış sürüsüyle harabeler ve onların üstünden tavana yükselen şu devasa kökler.

Gezintisi devam ettikçe, harabelerin azaldığını ve bir tür açıklık alana girdiğini farketti. Burada da herhangi bir canlı yaşam yok. Boş. Orman gibi. Dias'a göre ormandaki yaratık yüzünden olmalıydı. Tanrı.. Burada da bir tane olabilir diye düşünerek daha temkinli davranmaya karar verdiğinden adımlarını atarken, bir yandan da çevreye dikkat ediyordu.

Açıklık alanın ortasında yükselen tek parça halinde kalabilmiş tek yapının tam önünde durakladı. O kadar eskiydi ki, aşınmalardan ve onu saran köklerden arta kalanları, yosunlar sarmıştı. Bir girişi var mıdır acaba diye yaklaştıkça, bu yapının yüksekliğinin farkına varmaya başlamıştı. Daha da önemlisi, içinde olduğu şu mağaranın derinliğini de yeni anlamaya başlamıştı.

"Binanın durumu sağlam görünüyor. İçine baksam ne olur acaba?"

Merakına yenik düşüyordu.. İçine girdi. Bir asansör beklemiyordu elbette ancak, nihayetinde bir merdiven de hoş olabilirdi diye düşündü. Bunun aksine, tüm yapı yekpare bir kubbe gibiydi. En üste ancak duvarları tırmanarak çıkabilirdiniz. Aslında çıksa iyi olurdu. Geniş görüş açısı ile manzaranın tadını çıkarabilirdi de.

Yapıya zarar vermeden yukarı tırmanmak için düzgün bir yol yoktu. Dias' 'da ne kadar zıplayabileceğini test etmek için eline güzel bir fırsat geçtiği için heyecanlıydı. Tarif etmek gerekirse yaklaşık otuz beş kata tekabül eden bir yüksekliğe sahipti. Gücünü bacaklarına odaklayıp, bir anda olduğu yerde yükselip, tavana doğru hamle yaptı. Temkinli bir hızla yükselmişti. Bir yere çarpmak istemiyordu elbette.

Tavana doğru yaklaştıkça, duvarlardan sarkan köklerden birini tutabilme umuduyla hazırda bekliyordu. Kökler yeteri sağlam olmalıydı. Duvardaki bazı çıkıntılar da pencere olabilirdi. Keşif için yaptığı ve ilk elden zıplama kabiliyetini ölçtüğü bu test başarılı olmuştu. Şimdi hangi yöne ne kadar zıplaması gerektiğini biliyordu. Soluna doğru döndü, gücünü bacaklarına verdi ve zıpladı. En üstteki pencerelerden en geniş olanından sarkan köke tutunup, oraya tırmanacaktı.

Ya da en azından planı öyleydi..

Bir Başka Tanrı?

~ "Şimdi ne yapacaksın?"

"...?"

Bir süre bakıştılar.. Hoş değildi bu durum.

Aman ne güzel.. Bu herifi hiç farketmedim ya? diye içinden geçirdi Dias.

Kapkara teni ve gümüş renkli uzunca saçları ve gözleriyle bir tezatlıktan doğmuş gibi hali var. Atletik bir yapısı üstünde sıkı bir duruşu vardı. Uyumsuz bir kontrasta sahipti. Fakat garip şekilde sakin duruyor. Yaşını tahmin etmek imkansız sanki. Genç biri ancak belirgin şekilde olgun görünüyor.

"Ne yapmamı istersin?"

~ "Hm. Otur."

Dias'a hemen yanını işaret ederek, oturmasını ister gibi eliyle işaret yaptı. O da uzanıp pencere kenarından destek alarak tırmandı. Dias için biraz küçük bir alan vardı. Pencerenin iç alanı genişçeydi, bir kenarına oturdu.

Dias buraya çıkmadan evvel yemeğini yemekle meşgul bu kişiyi, biraz rahatsız ettiğini farketti. Utanıp, özür dilemeliyim diye düşündüğünden ona doğru bakıp,

~ "Gerek yok. Bunca zamandır seni izliyordum zaten."

Aklımı okudu sanki, diye şaşkınlıkla iç geçirdi.

"Sorun yok o zaman?"

Cevap vermedi. Elindeki sandviç benzeri yeşilliğe sarılı, sebze benzeri şeyi yemekle meşguldu.

Dias ise, "biraz piknik yapayım, yeni arkadaşım ile bu güzel manzara eşliğinde" diye duruma ayak uydurmayı seçti.

~ "Adın ne? Nereden geliyorsun ve burada ne arıyorsun?"

Gayet sakin ve sıradan bir tonda sormuştu. Sanki ayak üstü sohbet eder gibi bir hali vardı. Bu yönü ile Dias'a benziyor oluşu, onu biraz olsun rahatlatmıştı.

"Dias. Özellikle bir yerden gelmiyorum, özel bir şey aramıyorum. Sadece buradan geçiyordum."

~ "Hm. Anladım. Bana Wjerljocht diyebilirsin."

"Adının anlamı nedir?"

~ "Adım değil. Sadece böyle seslenebilirsin."

"Aynı şey."

~ "Hm. Değil."

"Her neyse."

~ "Evet."

Eeh..

Yaklaşık bir saat kadar yanyana oturup, manzaranın keyfini çıkardılar. Dias, Wjerljocht denilen bu herifin onun varlığını unuttuğunu düşünmeye başlamıştı. Dias'da artık yavaştan kalkması gerektiğini düşünmeye başlamıştı zaten. Yavaşça oturduğu yerden kalkıp, ayaklandı. Son bir saattir çevreyi epey gözlemlemişti. Bu yeraltı şehrinin nereye kadar gidebildiğini görmek istiyordu. Görebildiği en uzak noktaya doğru rastgele bir rota çizdim aklında.

"Wjerljocht, memnun oldum.."

~ "Hm. Buralar epey ıssız, yıkıntılar ve mağaralardan başka birşey yok. Sen de epey sessiz birisin."

Sessiz miyim?

"..."

~ "Nereye gitmeyi düşünüyorsun?"

"Söylediğim gibi, herhangi bir yer değil. Oradan, oraya. Yolum nereye düşerse."

~ "Hm. Demek gezginsin. Senin gibi birinin gezgin olması ilginç olurdu.."

"Bu konuda yetkili mercinin sen olduğunu bilmiyordum.." Dias'ın sinirleri gerilmişti.

Sarkastik yaklaşımı bir köşeye koyup, iletişim kurmayı denemeliydi artık. Herkesin kendine has düşünceleri vardı. Ve artık eski alışkanlıklarını da bir köşeye koyma zamanı gelmişti.

"Özür dilerim. Henüz acemiyim bu çevrede. Keşfedip, öğrenmeye çalışıyorum"

Dias'ın yüzüne doğru yavaşça dönüp, bir kaşını kaldırdı ve garip garip bakmaya başladı. Ne düşünüyor acaba diye fikir yürütüyorken,

~ "Ondan şüphem yok. Kaldı ki bu orman, bu şehir ve bu diyarlar da sana acemi."

"Gözlem gücüne hayran kaldım doğrusu, oldukça keskin gözlerin var."

~ "Keskin olan gözlerim değil, ayan beyan senin hareketlerin."

Sakince uyarıyormuş gibi konuşuyordu. Pek rahatsız edici olmasa da, Dias onda garip bi rşeyler seziyordu. Zaten bu herifle tanıştığından beri, dünyanın çığlığı kesilivermişti. Belki de o yüzden hemen güvenmişti. Bir de orman konusunda Dias'ı uyarmışlardı zaten.. Ayrıca buraya gelirken bazı aşırılıklar yapmış olabileceğini de biliyordu. Ancak bu da bir nevi keşif olduğu için, bu konu da kimse onu suçlayamazdı ki.

"Bu dünya, Wjerljocht.. Hareketlerim değil."

Bakışları birden ciddileşmişti, ayağa kalktı, çantasını toparladı ve aşağı atladı. Herif sanki yere düşmedi de kondu. Dias atlasa çakılırdı. Kontrolüne hayran kaldığından, ondan öğretmesi için ricada bulunabilirdi belki.

"Dünya senin hakkında bir çok şey söyledi" Bu sözler Dias'ın ağzından istemsizce çıkıvermişti. Bir anlığına durup, ne söylediğini tarttım. Açıkçası, pek umursamadı.

Sessizce yürümeye başladı ve karanlığa dalıp devam etti.

Gauna'nın İblisi

Wjerljocht sakince, önde ilerliyordu, Dias ise onun peşine takılmış, arkasından izliyordu. Rahatsız olmamıştı. Bir yere gidiyordular ve gittikleri yerin Dias'ın az önceki sözleriyle alakalı olabileceği gayet açıktı. Onunla alakalı hiç birşey hissedemiyordu, sanki soyut bir varlık gibiydi. Ancak rahatsızlık da hissetmiyordu. Sesler herhangi bir uyarı da vermemişlerdi bu süre boyunca.

Yarım saate yakın yürüdüler. Karanlık ağırlaşmış, önlerini görmekte zorlanıyordu. Dias, Wjerljocht'un ayak seslerini dinliyordu. Biraz sonra olduğu yerde durdu, bir iki taş çarpması sesi ve ortalık aydınlandı. Elinde bir meşale vardı. Muhtemelen çakmak taşıyla yakmıştı. Meşaleyi yakınca, artık yeraltı şehrinden çıkıp, bir tür mağara koridorunun önünde olduklarını farketti Dias.

Dias'a doğru döndü ve yerdeki diğer meşaleyi de ona uzattı. Elindeki ile onun meşalesini tutuşturdu ve onu takip etmesini istedi. Olay git gide tuhaflaşıyordu ve bu durum Dias'ın hoşuna gitmeye başlamıştı.

"Benden rahatsız olmadın. Wjerljocht?"

~ "Hm. Rahatsızlık vermedin."

Mantıklı..

Koridorun sonuna doğru geldikçe ortalık aydınlanmaya başlamıştı. Artık çevreyi rahatça görebiliyorlardı. Meşaleleri kum ile söndürüp, yolun kenarına bıraktılar. Biraz sonra yolun sonuna gelince, koridorun bittiği yerin, bir uçuruma çıktığını gördü. Uçurum demek yanlış olurdu, bu koridor sanki bilerek kazılmıştı. Ve kenarında durdukları yerden görülen manzara az önceki yeraltı şehrine bin basar nitelikteydi.

Yanyana durdular ve Wjerljocht bir eliyle manzarayı gösterip:

~ "Orada, Dias.. Gidelim."

"Bu günlüğü yazmaya başlamakla iyi ettiğimi düşünüyorum da; bu yabancı dünyada, benim için bir büyük bir destek oldu. Çoğu şey mantıksız gelse de, geçirdiğim şu kısa zaman diliminde alışmam uzun sürmedi."

Ancak.. Ancak bu gördükleri Dias için büsbütün yeniydiler ve buraya ait değillerdi.

Gözlerinin önüne serili şu muazzam boşlukta milyonlarca yıllık olduğu rahatlıkla anlaşılan yapılar vardı. Kaldı ki bu yapılar hala bütünlüğünü korumuş, sanki dün gibi sapasağlam korunmuştular.

Dias "Yer altı dünyası..." diye mırıldandı kendi kendine.

~ "Git". dedi, Dias'ın yeni edindiği şu kavruk dostu.

Neden gitmeliydi, neden buradaydu ve bu adam onu nasıl tanıyordu? Bu sorular bir yana bu kadar olayın onu buraya kasıtlı yönlendirmiş gibi olması da durumu oldukça tuhaflaştırıyordu.

İçinde bulundukları mağara-koridordan yer altı şehrine uzanan devasa bir uçurum vardı ve bu uçurumun dibinde başladığı anlaşılan bu şehirin sonunu görmekte zorlanıyordu Dias.

Wjerljocht'un bu duruma aşina olduğu belliydi. Bir çok defalar buraya gelmiş olabilirdi. Dias ona dönüp, gözlerine bakarak bir şeyler sormak istedi ancak ne yapsa beğenirsiniz? Onu aşağı itti..

~ "Tamamdır"

Dias yine düşüyor ve artık bu durum onda alışkanlık yaratmıştı. Tepkisiz bir şekilde aşağı düşerken, en azından ayakları üstüne inebilme umuduyla hazırlığı yapmıştı. Ancak durum zannettiği gibi olmadı. Tam arkasından atlayan Wjerljocht, yamaçtan inerken, bulduğu çıkıntılara tutunarak hızını yavaşlatıyordu. Dias tüm bu olan biteni bir kaç saniye içinde anladığında geç olmuştu.

Büyük bir hızla dik bir şekilde aşağıda bulunan çamur yığınına çarpıp, beline kadar saplanmış, tüm bedeni çamurla kaplanmıştı. Wjerljocht ise onun bu düşüşünden sonra, tam olarak Dias'ın omuzlarına iniş yapmıştı.

"Rahat indin mi bari?"

~ "Hm, evet. Teşekkürler."

Wjerljocht, bir hareketle çamur birikintisinin üzerinden toprak alana sıçramış, yürümeye başlamıştı.

Dias, "Ben de iyiyim sağol" diye seslendiyse bile Wjerljocht yürümesini sürdürdü. Bu duruma oldukça sinirlenen Dias, Tüm gücünü bacaklarına aktarıp bir hamlede çamurdan fırladı. İleri doğru yaptığı bu hamle ile tam olarak Wjerljocht'un önüne düştü ve yere inişinin sert olması yüzünden bedenindeki çamurlar Wjerljocht'un üstüne de sıçramıştı.

Wjerljocht, hiç tepki vermeden, Dias'a bir süre baktı.

~ "Çocuk gibisin"

Dias kıkırdayarak yürümeye devam etti. Bir süre harabelere doğru yürümelerini sürdürürken, bir yandan elbiselerindeki çamuru temizliyorlar bir yandan da Wjerljocht harabe hakkında bildiği şeyleri Dias'a kısa kısa anlatıyordu. Dias durum hakkında eni konu bir fikir geliştirmişti.

"Wjerljocht, eğer yanılmıyorsam, senin söylediğinden yola çıkarak, bu dünyanın yani Gauna'nın ikinci bir tarihi var. Ve bu tarihin şu anda içinde yaşadığımız çağdan çok farklı olduğu belli"

~ "Kayıp tanrılar Dias. Onların dünyasından, bu dünyaya geldik. Burası! İşte bu şehir onların başkentiydi."

İşte bu noktada Dias bir ürperti hissetmişti. Bu sözde Tanrılar eğer şu ormanda karşılaştığı varlığa benzerdilerse işler düşündüğünden çok farklı bir yerde olabilirdi.

"Tam olarak nereye gidiyoruz?"

~ "Çağırıyor, duymuyor musun?"

"...bir ses duymuyorum."

~ "Anladım."

Hayal kırıklığı yaşıyormuş gibi bir izlenim veren Wjerljocht, Dias'a bakmadan yürümeyi sürdürdü. Sessiz bir şekilde yaklaşık 15 dakika yürüdüler. Şimdi içinde oldukları yer, uçurumun başında iken gördükleri o bütünlüğünü korumuş şehrin girişiydi. Dias nefesini tutmuş, bu kayıp yer altı şehrinin karanlıkta nasıl da muazzam bir portre yarattığına dalmıştı.

Wjerljocht, şehrin girişine doğru yönelen, düz açıklık bir alana devam etti. Birkaç adım sonra üstünde yürüdüğü ve eskiden bir yol olduğu belli olan bu caddenin, az ilersinde iki devasa heykelin karşıladığı yol başlangıcında durdu. Durduğu yerde zeminde belli belirsiz harfler ve geometrik şekiller vardı. Bir kapı girişi gibi görünüyor olsalarda, heykellerin kaldırdıkları kollarından uzanan iki farklı şekilde asanın birleştiği noktada yoğunlaşıyorlardı.

Wjerljocht, o noktaya iki adım kala durdu ve geri dönüp Dias'a bir bakış fırlatarak, yanına gelmesini istedi. Dias hızlı adımlarla ona yöneldi ve zemindeki şekillere aldırış etmen, heykelin azametine dalmış bir şekilde Wjerljocht'tan iki adım ileride heykellerin asalarının buluştuğu noktanın tam altında durdu.

"Mükemmeller. Eminim sen daha önce buraya gelmişsindir, daha ileride ne var merak ediyorum, haydi devam edelim" diyerek yürümesini sürdürdü. Bir kaç adım attı ancak Wjerljocht'un olduğu yerde şaşkınlıkla beklediğini farkedince durdu ve arkasını dönüp,

"Ne oldu? Neden gelmiyorsun?"

Dias, Wjerljocht ile uzun sayılabilecek bir süredir beraber bu yer altında seyahat ediyordu ve bir an olsun o adamın yüzünde tek mimik ifadesine bir rastlamıştı. Ancak arkasını dönüp Wjerljocht'un yüzüne baktığında adamın gözleri şaşkınlıkla açılmış ve iki eli duruma hayret edercesine ona doğru uzattığını görmüştü.

Dias bir terslik olduğu düşünüp ona doğru geri yürümeye başladığında, Wjerljocht:

~ "Hayır, gelme! Devam etmelisin!"

"Ne oluyor ulan?"

~ "Dias Mannheim, devam et! Git onu bul, o sesi bul, bul ve getir. Ben seni burada bekleyeceğim."

"Ne sesi, ben bir şey duymuyorum"

~ "ÇÜNKÜ DİNLEMİYORSUN!" Wjerljocht bağırarak Dias'a kızdığında, Dias bocalayıp olduğu yerde bir an kalakaldı.

"..."

~ "Dias, sadece kulak ver. Duyacaksın. Git!"

Dias aptalca bir ruh hali ile yürümeye başlamıştı. Az önce azarlandığına mı yoksa içine düştüğü bu garip duruma mı tepki vereceğini şaşırmıştı. Duruma ayak uydurabilmek için odaklanıp Wjerljocht'un söylediği sesi duymaya çalıştı. O an, arkasında bir enerji dalgalanması hissetti ve içinde olduğu ortam sanki boyut değiştirmiş gibi farklı bir ambiyans içinde olduğunu farketti. Geri dönüp Wjerljocht'a baktığında, onun bir tür bariyer arkasında olduğunu ve elleri ile devam etmesi gerektiğini işaret ettiğini gördü. Herhangi bir ses duyulmuyordu.

"Ulan yine neyin içine düştüm ben?"

Garip olan Dias'ın herhangi bir şey hissetmiyor oluşuydu. Sanki tüm bu ambiyans onun hareketlerine tepki veriyordu. Sanki burası onu bekliyormuş gibi davranıyordu. Nasıl olduğuna dair bir fikri olmasa bile, durumun tehlikeli olmayacağına kanaat getirip devam etti.

~ "Biliyordum, olması gerekenler artık oluyor"

Bu sözleri tabii Dias'a ulaşmamıştı. Bariyerin diğer tarafında olan biten her şey orada kalıyordu.

Dit is de stêd wêr't it ljocht opkomt.

Dias yürüdükçe, havadaki değişimleri hissedebiliyordu. Bu durumdan tedirgin olsa da, ilk defa yaşadığı bu deneyim ondan inanılmaz bir merak duygusunu tetiklemiş, bu sayede devam etmesini sağlayan motivasyonu sağlamıştı.

Şehrin içine doğru devam ederken, üzerinde yürüdüğü yol daralıyor, yapıların yükseklikleri artıyor ve birer gökdelen gibi yer altından gökyüzüne doğru uzanıyorlardı. Tüm bu manzara Dias'a kendi dünyasında yaşadığı şehri hatırlatmıştı. Aklına gelen anılar arasında çalıştığı şirkete giderken, içinden geçtiği plazaların arasında yürüdüğü geldi. Bu anlar onda nostaljik bir tat vermeye başlıyordu artık.

Dikkatini anılarından çevresine odakladığında, bir anda şehirde insana benzeyen hayalet benzeri varlıkların yaşadığını, gökyüzünün gümüşi aydınlığı altında herkesin bir yöne yürüdüğü, bir köşede konuşan uzun cübbe benzeri kişileri, diğer tarafta havuz benzeri bir yapının içinden yükselen heykelin etrafında oturup sohbet eden kişileri, az ileride ise otobüs benzeri bir taşıtın yolcuları aldıktan sonra havalandığını gördü.

Onun için zaman durmuş ve şok olmuş vaziyette bambaşka bir dünyanın gözleri önünde yaşadığı gördü. Ancak tüm bunlar sudaki yansımalar gibi dalgalanıyor, birbirine geçiyor ve soluklaşarak kayboluyorlardı.

Dias'ı asıl korkutan şey ise tüm o konuşmaları anlayabildiği olmuştu.

Derin bir nefes alıp, bu hayaletlerin arasından ileri doğru bir adım attığında, bu dünyaya ilk geldiğinde tanıştığı kişi olan Gallardia'ya benzeyen, ancak daha kısa saç kesimiyle, beyaz uzun bir üniforma benzeri cübbe giymiş o kişinin hayaletiyle karşılaştı. Hayalet yanındaki kadına bir şeyler tarif ederek Dias'ın olduğu yere doğru yürüyorlardı. Bir an için o hayalet ile göz göze geldiğini düşündüğünde, tüm bedeni ürpermişti. Ancak, içinden geçip giden bu hayalet, onu aşıp arkasındaki kişiye, yani daha koyu cübbeli, koyu renkli saçları ve atletik duruşu ile ortamdaki diğer kişilerden tümüyle farklı olan bu kişinin elini sıkmak için devam ettiğinde bir an için rahatladı.

Ancak, ikinci şoku asıl o an yaşayacağını tahmin edemezdi. Gallardia'nin hayaleti o koyu cübbeli resmi üniformalı adam ile bir araya geldiklerinde, Dias onlara dikkatlice bakma fırsatı bulmuştu.

O adam, Dias için tanıdık birisiydi. Tümüyle tanıdıkdı. Bu durum yüzünden Dias olduğu yerde kalakalmış, yaşadığı bu bu derin şok onu bilincinin en derin ücralarına kadar araştırmaya itilmesine neden olmuştu.

Tüm bu manzarayı bariyerin dışından izleyen Wjerljocht, hiç bir şey göremiyordu. Onun için durum sadece, meydanda karanlıkta bekleyen Dias'dan ibaretti. Neler olduğuna anlam veremese de bir şeylerin yolunda olmadığını hissediyordu. Ancak şu an tek yapabileceği şey orada bekleyen kişiye güvenmekti..

Dias kendine gelmek için gözlerini kapatıp, bir nefes aldı ve eskiden yaptığı gibi, kafasını gök yüzüne kaldırıp o anda kalma gayesiyle, aklını boşaltmaya çalıştı. O andan sonra ambiyans normale dönmeye başlamıştı. Bu garip hoşgeldin, Dias üzerinde bir travma bırakacak kadar ağır olmasa bile, onun artık bu dünyanın göründüğü gibi olmadığın anlamasına yetecekti.

"Tamam. Devam etmeliyim artık. Bu bok her neyse geçmiş bir şeylerin anısı olmalı."

Bu sözler ile kendini rahatlatmaya çalışarak yola devam etti. Wjerljocht ise onun devam ettiğini görünce rahatlamıştı. Artık bu dostunun güvenebileceği kadar güçlü olduğuna inanmaya başlamıştı.

Dias bir süre caddeler üzerinde nereye gittiğini bilmeden devam etti. Sonunda yolun bağlandığı bir merkez alan bulduğu için rahatlamıştı. Merkez alanın ortasında yükselen yapının üst kısmında yazan yazı dikkatini çekmişti:

Dit is de stêd wêr't it ljocht opkomt.

"Işığın yükseldiği şehir işte burası." Bu sözler ağzından öylece çıkıvermişti. Tüm o olanlardan sonra artık buna şaşırmamıştı.

"Şu şehrin derdi neymiş bir görelim bakalım." Aklına eskiden izlediği fantastik filmler ve dizilerden kesitler geliyordu. Bir nevi normalleştirme çabası olsa da tüm bunlar, onun için eğlenceliydi de bir yandan. Bu şehri görmek için birbirini öldürecek insanlar vardı sonuçta.

Merkez alanın ortasında yükselen o devasa yapı ona Paris'in o meşhur Arc de Triomphe anıtını hatırlattı. Ancak bu yapı daha büyük ve genişçeydi. Sekiz farklı girişinden ayrılan yollar, çevre yollara bağlanıyor ve bu yollar arasındaki alanlarda eskiden yeşil alanlar olduğu belli olan bölgeler yer alıyordu. Ara sıra dikkatini yoğunlaştırdığında o geçmiş hayaletleri solukta olsa görebiliyordu. Bir süre sonra Dias için turistik tura dönüşen bir gezi sayesinde daha önceden harika bir şehir olan yerin içinde rahatça gezmesine sebep olmuştu.

Alandaki yapının etrafından dolaşırken, yapının diğer tarafında kalan şehir bölgesinin büyük bir kısmının kratere dönüşmüş olduğunu gördüğünde, istemsizce içini kaplayan hüzne engel olamadı. Sanki kendi şehriymişçesine gözlerinin yaşardığını ve kalbinin burkulduğunu hissetti. Aslında tüm bunlar, geçmiş anıların etkisiydiler. Biraz daha devam edip, net bir şekilde görmek amacıyla o bölgeye yöneldiğinde, ortamı tümüyle kaplayan bir ışık dalgası onu ve çevresinden her yeri bir anlığına bembeyaz yapmıştı. Ardından gelen bir şok dalgası ile çevresindeki paramparça olmasına şahit oldu. Daha bir saniye bile geçmeden şok dalgasını takip eden bir ikinci dalga heryeri toza dönüştürmüştü.

Tüm bunlar bi kaç saniye içinde olmuş, sonrasında havayı kaplayan koyu renkli kül bulutları ve sonrasında kar gibi yağan tüflerin şehrin geri kalanını kapladığını seyretmişti. Bu yaşananların tam ortasında kalan Dias ise bu tanıdık manzaranın verdiği ıstırap ve korku ile olduğu yere çakılıp kalmıştı.

Bir anda kalbinin sanki bir mengende sıkıştığını hissetti ve boğazına büyüyen o şeyi atmak ister gibi ağzını açıp bağırmak istediğinde, artık o görüntülerin sadece geçmişten birer parça olduklarını fark etmişti.

Bu yaşadığı duygusal şok yüzünden, kendini öfkeli hissediyordu. Tüm bunların onunla nasıl bir bağlantısı olduğunu bile bilmiyordu. Tam da bu duygular yüzüden artık Wjerljocht'un bahsettiği şu sesi bulmak için kararını vermişti. Bir şeyler doğru değildi. Bu geçmiş te olsa, şu an da bile olsa bir şeylerin yolunda gitmediğini hissetmişti.