Skip to content

Erdem Arslan

Bölüm 08

11 min read

Seslerin Daveti

Dias'ın Lesaka'dan ayrılışı bayağı tantanalı olmuştu. Hatta bir tanesi ona sarılmış ve bırakmamıştı. Yaşlı dev ve kalfası Dias giderken gözleri dolu dolu olmuştu. Daha önce kapıda onu azarlayan asker bile, gidişinin ardından Dias'ı esas duruşta selam ile uğurlamıştı. Kapıdan ayrılırken Dias'ın aklından geçenler şunlardı:

Esasında bütün işi Ruby yapmıştı, ben sadece ateşleyici bir cesaret vermiştim o kadar..

Dias yolculuğa başlamıştı. Daha önce, Ithaso'dan aldığı harita ve Ruby'nin de ona anlattığı kadarıyla, batıya uzanan büyük çölün bitiminde, Lundgren Ormanları bulunuyordu. Çöl ve harabelerden sonra ormanlık iyi gelir diye oraya gitmeye karar verdi. Çölde 2 günlük yolculuğu sırasında ona yiyecek, su ve diğer eşyaları temin eden devlere minnet duyuyordu..

Rokka ile beraber yola koyuldular. Çöl haritada belli belirsiz uzanıyordu. Ticaret ve ulaşım için bazı yolları takip edip, bu kıtanın en büyük ormanlığına doğru gidiyordu. Amazon ormanları gibi olduklarını düşündü.

Dias, uzun süren yolculuktan sonra küçük bir vahanın kenarında, kamp kurmaya karar verdi. Bedeni düşündüğünden daha güçlüydü, yorulmak gibi bir kavrama sahip değildi. Ancak Rokka oldukça yorulmuştu, derinden soluyordu. Sahibini taşımak için epey zorlandığı her halinden belliydi. Geceyi yeni geldikleri vahada geçirmeye karar verdi. Etrafa çöl hayvanları olacağından bahsetmişti Ruby. Ateş yakıp, çevresinde uyumalı ve kendisini savunmak için bazı kötü kokulu bitkiler yakmalıydı. En azından kendisine bişey olmasa bile, Rokka'ya zarar vermemeliler diye düşündüğünden, dikkat etmesi gerektiğini biliyordu..

Sabaha karşı güneş Dias'ın yüzüne doğarken, herhangi bir sorun olmadığını farketti. Uyanıp birşeyler atıştırmak için hazırlandı. Çantasında daha önceden var olan çay ve hafif yiyecekleri hazırladı. Küçük bir kahvaltı sonrası, haritayı kontrol etti. Bulunduğu konum, hala ormanlık bölgeye epey uzaktı. Kaldı ki bu onun için gezi niteliğinde olduğundan acelsi de yoktu.

Dias yeniden düşündüğün de, Rokka'dan ayrılıp, yola yaya devam etmesinin daha iyi olacağına kanaat getirdi. Ancak hayvan buna pek yanaşmadı. Haklıydı da. Çölün ortasında nereye gidebilirdi ki. Dias' da sırt çantasını ve diğer eşyalarını onun sırtına koydu. Böylelikle beraber yürüyebilirlerdi.

Yolculuğa başlamadan, yeni sahip olduğu bu bedenin yapabileceklerini farketme fırsatı olmamıştı. Dias'ın anladığı kadarıyla muazzam bir fiziksel kondüsyon ve kuvvetin yanı sıra, duyusal faktörleride epey gelişmişti. Görüş alanının oldukça gelişmiş olması, odaklanırsa; kumda yürüyen küçük böceklerin ayak seslerini dahi duyabilmesi, üstün koku alma yeteneği ki bu bayağı rahatsız edici oluyordu bazen... Tüm bunların neden olduğuna dair kafa yorup bir yere varamayacağı belliydi zaten. Ancak hatırladığı bulanık anlardan çıkardığı, köprünün altında yatar halde bulduğu şeyin, şu an onun bedeninin ta kendisi olması, can sıkıcı. Bu demektir ki orjinal bedeni geride kaldı ve kim bilir başına neler geldi. Şimdilik yapılacak bir şey olmadığı belliydi.

Zıplama, mekik, şınav ve bilumum antreman denemelerinden sonra -yüzlerce- terlemiyor oluşu bile, onu bayağı heyecanlandırmıştı. Onun için sahip olduğu bu anormal beden aslında harika bir hediye. Yenilmez hissetmek de cabası.

Bu kadar denemenin yettiğine kanaat getirip, eni konu bir fikri oluşmuştu. Yola devam etme kararı verdi ve Rokka'yı yularından tutup, batıya; devasa Lundgren Ormanlığına doğru harekete geçti.

Dias ilk adımını attığında, kafasının içinde yükselen flüt sesine benzer harmoni, beynini ikiye ayıracak şiddete yükselmişti. Dizlerinin üstüne düştü ve iki eliyle şakaklarını sıkmaya başlamıştı. Yaklaşık yirmi saniye süren bu işkence, daha sonra bir anda kesilmişti.

Gallardia bundan kısaca bahsetmişti. Zamanla alışacağını da..

Dias kendise gelip, sesin yönüne doğru bakma ihtiyacı hissetti. Tam da gittiği taraftan, Lundgren Ormanlığından geliyordu. Bu da ona ormana gitmek için daha iyi bir sebep vermiş oldu..

Rokka ile hafif koşar adım, yola düştüler. Oradaki ormanlık alana en kısa sürede varmak istiyordu. Bir an durup, Rokka'ya döndü ve onu anlaması umuduyla:

"Ne kadar hızlı koşabilirsin dostum?"

Dias'ın da beklediği üzere sanki anlamış gibi kafasını iki kere sallayıp, o garip sesi çıkardı.

"Ben giderek hızlanacağım, ayak uydurmaya çalış. Hangimiz en yüksek hızına çıkarsa o da ona uysun olur mu dostum?"

Yularını bıraktı, sırtındaki çantasını aldı, yavaşça hızlanmaya başladı. Dias oldukça hızlı bir tempoya ulaştığında Rokka ona ayak uydurabiliyor gibi görünüyordu. Ancak Dias'ın daha hızlı olmaya enerjisi vardı. Biraz daha hızlandığında Rokka'nın biraz geride kaldığını farketti.

"Hızlıyım, hahahaha!"

Bu tempoda ilerlerlerse, bir günlük yolcuğu kısaltıp, yarım güne düşürmüş olacaktılar. Fakat Dias'ın içindeki gücün ateşi, onu daha fazlasını yapmaya itiyordu. Bu noktada gerçekten Rokka ile yolları ayırmalı mı acaba diye düşünmeden edemiyordu.

Kumların üstüne hızlıca koşarken, ileride küçük bir tepecik olduğunu farketti. Rokka bir anda yönünü değiştirip, durmaya çalıştı ancak, o tepeceğin içinden anormal büyüklükte solucanımsı bir şeyin fırlaması ile, ortalığı kuma toza katması bir oldu.

Ulan sürüngenlerin ses teli olmaz diye biliyordum fakat, bu bildiğin kükrüyor!

Geri çekilip, kendisini kurtarmayı düşünürken, o solucan, Rokka'ya yönelip oldukça hızlı bir hamle ile onun tek yol arkadaşımı yutup kumlara daldı.

"Eee? Bu sikik Rokka'yı yedi? Yahu ben sadece onu doğaya salmayı planlıyordum, yem etmeyi değil!"

Dias'ın oldukça morali bozulmuştu. Hayvanı kurtarabileceğini düşünerek, solucan geri gelirse diye biraz daha bekledi ancak nafile. Bir saat kadar olduğu yerde gürültü yapıp, tepinip, yerleri tekmeleyerek bekledi.. Hiç bir değişiklik olmadı..

Morali bozuk halde, yürümeye başladı. Uzun bir süre böyle devam etti. İlk defa kaybetmişti. Sinirini çıkaracak birşeyler bulmalıydı..

Kaderin Çağrısı..

Söylenmenin bir faydası yoktu.

Allahın siktir ettiği bu çölde benden başka yaşayan bir şey yok. Ha sanırım bir de şu utangaç solucan.

Dias Rokka'ya bağlanmıştı, ancak artık yokluğuna alışmanın iyi olacağını düşünmeye başlamıştı da. Hızlanmaya karar verdi. Ne kadar hızlanacağını görmek için kendisini test edebilirdi böylelikle.

Koşuya başlamadan önce, derin nefes aldı ve koşu pozisyonuna hazırlandı. Bir anda var gücüyle ileriye atıldı.

Bunun müthiş bir şey olduğunu söylememe gerek yok sanırım, ancak içimden deli gibi bağırmak geliyor.

Çocuklar gibi çığlık atarak, sağa sola yalpalayarak, zıplayarak koşmaya devam etti. Hala daha hızlanabileceğini keşfettiğinden, daha da hızlı koşmaya başladı.

Hızlandıkça, bir sürat motoru gibi, arkasında kumdan izler yükseliyor, aerodinamik kuralları gereği havanın basıncı da artıyordu. Profesyonellerin uyguladığı gibi, vücudunu öne eğip rüzgarı yararak devam etmesi, daha da hızlanabilmesini sağlayacaktı ki aynen öyle oldu..

Bir yandan deli gibi bir hızla koşarken, diğer yandan kendi kendine söyleniyordu.

"Sanırım az önce mach hızını geçtim.. Sağ salim durabilecek miyim acaba? Aman, duramasam bile ölmem artık! Garip kuvvetime inancım tam! Hem bu hızla, acaba.. Suyun üzerinde koşabilir miyim? Denemekten zarar gelmez, eğer bir deniz falan bulabilirsem."

Daha 10 dakika bile dolmadan Lundgren olduğunu tahmin ettiği o ormanlık alan ileride göründü. Ormanlığa girmeden yavaşlamanın iyi olacağını biliyordu. Bu hızda hareket etmeyi kontrol etmeyi öğrenmeliydi.

Çölün bitip, toprak arazinin başladığı bölgeye girince hızını normal insan hızlarına kadar düşürmüştü. Artık yürüme hızındaydı ve yürüyerek toprak arazide ilerlemeye başladı.

"Garip ne biliyor musun sevgili iç sesim? Terlemedim bile!"

Bunca enerji sarfedip eğlenirken, yiyecek, içecek ve bilumum aletlerin Rokka ile beraber solucanın midesini boyladığını unutmuştu.. İdare edebilirim sanırım. diye iç geçirdi. Yarım saat kadar yürüdü. Etrafta dişe dokunur bişey yoktu. Yaşam alanları bile yoktu. Öyle ki buralar oldukça ıssız olmalıydı. En azından bir patika yada hayvan bulabileceğini diye ümit etmişti ancak nafile..

Zaten Dias'ın bu ormana gelme sebebi bile belli değildi.

"Her neyse, madem geldim, devam edeyim. "

Daha öncesinde Ithaso ve Ruby'den aldığı bilgiler sayesinde neyin yenilebilir olduğunu iyi kötü biliyordu. Ormana girerken bazı küçük ağaçlardan yemişler toplayarak devam etti. En azından bir süre idare edeceklerdi.

Sonunda o meşhur Lundgren Ormanı tam önünde duruyordu! Derin bir nefes aldı, ilk adımını attı. Ağaçlar normalden daha uzun ve kalınlar. Kendi dünyasındaki ağaçlar bunların yanından çalı kalırlardı ancak! Onlara dokunarak ne kadar yaşlı oldukları anlaşılabilirdi.

"Hmm. En azından bu dünya da hala doğaya saygı gösteriyorlar demektir."

Ormanın içinde yürürken, o garip seslerin uğultuları Dias'ın kulaklarında doluşmaya başlamıştı bile. Belli belirsiz fısıltılar geliyordu her yönden. Artık alıştığı için, en azından tedirgin olmuyordu artık, onlara kulak vermesi gerektiğini de öğrenmişti. Ne dediklerini anlamak için gözlerini kapatıp, olduğu yerde bir süre bekledi.

Aralarından seçebildiği en mantıklı kelimeler ise "yalnız, tehlike, karanlık, uzun zaman" ve "blitz" oldular. Blitz ne demek bilmiyordu. Muhtemelen biri ya da bir yer olmalıydı. Bu orman göründüğünden daha gizemli. Derinlerine gittikçe ağaçların sıklığı artıyor ve ortam karanlık olmaya başlıyordu.

Normal şartlar altında bu deneyim, sıradan bir insan için korkunç ve tehlikeli görünebilir. Ancak o sıradan insan, Dias'ın sahip olduğu yeteneklere sahip değildi zaten. Dolayısıyla karşısına her ne çıkarsa çıksın, endişe etmesini gerektirecek birşey olmamalı diye düşünüyordu. En azından şimdiye kadar böyle bir özgüven geliştirmişti!

Kalın sarmaşıkların, her bir ağaçtan sarktığı, yoğun humus kokusu ve dev gibi köklerin her yeri sardığı bu el değmemiş tabiat harikası, tek kelime ile mükemmel durumda!

"Biraz oturup, sakinleşebilirim artık.."

Daha düz bir zemin bularak, sırtını bir ağaca yasladı. Ortamdaki yoğun oksijen sayesinde, gözlerinde ışıklar çakıyordu, bedeninde dolaşan enerjinin akışını hissedebiliyordu. Ormanı dinlemeye başladı, yaprakların hışırtıları ve rüzgardan başka birşey yoktu. Mükemmel bir dinlenme yeriydi onun gibi bir şehir insanı için.

Dias küçük molasının ortasında, herşeyin normal görünen ancak ormanda ters giden tek şeyin, hiçbir hayvan sesi duyamadığı olduğunu farketti.. Birkaç ihtimal geliyordu aklına; ya bir büyük yırtıcının yaşam alanına girmişti ya da bu orman normal bir orman değildi. Ruby'nin söylediğine göre burada tanrılar, ruhlar ya da onlara benzer garip yaşam formları ile karşılaşabilirdi. Ancak dikkat etmesi gereken bir iki şeyi özellikle tembih etmişti.

Onlardan herhangi biri ile karşılaşması durumunda, sessizce başını eğip, saygısını göstermeliydi. Kızdırmak istemeyeceği tiplermiş bu herifler.

Hatta doğal fenomenlerin cisimleşmiş halleri bile karşınıza çıkabilirmiş. Bundan ötürü kimse bu ormana girmek istemiyordu. Tabii ki bu efsaneler onun gibi başka bir gezegenden gelen birine oldukça çekici gelecekti. Ne yapabilirdi ki? Gidip görmeliydi tabi ki!

Ormanın sesine kulak vermişken, belli belirsiz bir varlığı hissetti. Tehlikeden ziyade, daha çok merak vardı. Gözlerini açmadan dinlemeye devam etti. Umduğu gibi yanına gelirse, onunla tanışmak için sabırsızlanıyordu. Sabırlı bir şekilde, nefes alıp vererek dinlemeyi devam ettirdi. O varlık onun bir insan olduğunu çoktan görmüştür diye tahmin ediyordu. Belki yaklaşırdı kim bilir..

~ "Kendine Dias Mannheim diyen, ne kadar da hoş bir tesadüf oldu bu?"

"Ohooo!"

Yavaşça gözlerini açıp, bu derinden gelen tok sesin sahibine göz atmak istediğinde, -doğal olarak- hiç kimseyi göremedi.

"Bu tesadüfü hoş bir tanışma ile şereflendirmenizi arzu ediyordum. Lütfen, ben iyi niyetleri ile buraya ziyarete gelmiş biriyim. Henüz öğrenecek çok fazla şeyim var. Mazur görünüz."

~ "Kesinlikle, evlat.. Kesinlikle.. Belki biraz hoş sohbetten kimseye zarar gelmez."

Dias'ın içi kıpır kıpır olmaya başlamıştı!

Sanırım bu Ruby'nin bahsettiği şu tanrılardan biri olmalı. Tanrı lan! Bir Tanrı ile tanışacağım!

İnanmayanın Yolu

Dias, gözlerini açıp çevresine bakındı ve saygısını göstermesi gerektiğini en baştan biliyordu. Yavaşça olduğu yerden doğrulup, ayağa kalktığında, etrafında dalgalanan havanın ağırlığının hissedilebilecek seviyede olduğunu gördü. Bu varlık karşılaşmadan önce, biraz öne eğilip saygısını sunmak istedi. Sonuçta bu varlık onun için üstün bir konumdaydı. Üstüne üstlük, ondan öğrenebileceği şeylerin sınırı yoktu!

~ "Öğrenme arzusu ile yanıyorsun genç adam. Bakalım sana verebilecek bir şeyim var mı?"

Ağaç kökleri yavaşça hareket ediyor, yapraklar dallarıyla çekiliyor, üzerinde durduğu zemin kaymaya başlıyordu. Bu ise Dias'ı gittikçe heyecanlandırıyordu. Fantezi romanlarından bir an yaşıyordu.

"Varlığınızın hissiyatı dahi benim için oldukça öğretici. Lütfen merakımı affediniz."

~ "Ha ha ha! İlginç bir insansın Dias Mannheim! Çok ilginç!"

Etrafında gerçekleşen herşey bir anlığına durdu. Ortam tamamıyla normal haline dönüşmüştü. Bu konuşmanın burada bitmesi fikri Dias'ın canını sıkıyordu. Yanlış birşey söylemiş olamazdı. Saygısını yeterince göstermişti. Şaşkınlıkla etrafına bakınmaya başladı. Bir iki adım atıp, biraz daha bakınca her şeyin bir tür halüsinasyon olabilme ihtimali aklına geldi. Ancak bu olamazdı! Morali bozulmuştu. Az önce oturduğu yere dönüp, bekleme fikriyle arkasını döndü.

Dias şimdi karşılaştığı şeyi tarif edebilmek için yeterli hayal gücüne sahip olmadığını anladığından sadece bakakalmıştı. Ancak ona verdiği kesin hissi tarif edebilirdi. Bu kişi ormanın ta kendisiydi. Görkemli haliyle, tam önünde durmuş, yüzünde yayılan o tuhaf gülümsemesi ile boylu boyunca ona bakıyordu.

~ "Bu dünyaya hoşgeldin, Ûnstjerlik Kening. Küçük bir tesadüfün seni nasılda böyle yaratabileceğine şaşırıp kalıyorum."

"Doğrusu ben de şaşırıp kaldım."

~ "Şaşırma sevgili arkadaşım. Yüreğin herşeyin cevabı, kaderin senin yegane yol göstericin olacak."

Burada koca bir "ancak" duruyordu. Bu ise hiç beklemediği bir tepkiydi. Dias salt eğlence amacıyla geldiği bu yerde, böyle devasa ve görkemli bir varlık ile karşılaşacağını hiç beklemiyordu.

~ "Ancak ben sana hiç birşey öğretemem. Sen o yolu bulmalı, cevapların için savaşmalısın."

Konuşma epey kısa sürdü maalesef. Varlığı yavaşça sönüyor, bedenini oluşturan ağaçlar çözülüyor, yavaşça toprağa karışıyorlardı. Daha derinden ve uzaktan yankılanan sesi ise ancak şunları söyleyebilmişti.

~ "Devam et Dias Mannheim, devam et ki kurtar!"

"Neyi kurtarayım? Ben kahraman değilim ki.."

"Asla da olamazdım. Sadece yalnız ve meraklı bir bencilim. Asla köklerim olmadı. Asla bağlanamadım. Asla tutunamadım. Nasıl benim gibi biri birşeyleri kurtarabilir, daha kendini kurtaramıyorken!"

Tüm bunları düşünmek istemiyordu artık. Sırtına bir görev yüklenmesi fikri, en baştan beri içini kemiriyordu. Bu bedene boş yere sahip olamazdı. Onun değildi fakat madem artık onun oldu, başkasının yapması gerekeni yapması gerektiğini de biliyordu bir yandan..

"Ne yapmalıyım? Lütfen söyle.."

Dias'ın sesi yankılanan ormanda dağılıp gitti. Zar zor farkedebildiği tek şey, ağaçların belli belirsiz bir yöne doğru uzandığıydı.

"Sanırım oraya gitmemi istiyordu. Anlaştık. Madem öyle, kurtarayım anası satayım, bakalım neler olacak!"

Eski ve Yeni Dünya

Dias ağaçların uzandığı tarafa doğru yola koyuldu. Köklerin arasından zıplayıp, bazı çalıların içinde geçip, oldukça engebeli olan bu arazide yolunu bulmaya çalışıyordu. Açıkcası nereye gittiğini bile bilmiyordu. Bu halde yaklaşık bir kaç saat kadar düz bir şekilde ilerledi. İlerledikçe, garip şekilli kayalar ve bazı eski yapı olduğunu düşündüğü yıkıntılar görmeye başlamıştı. Antik bir medeniyetin izleri olabilir diye düşünüyordu ama kendisi bir arkeolog değildi zaten. İlerledikçe, ağaçların bu yapıları yuttuğu farkediliyordu ki zaten gözden kaybolmuşlar çoğu.

Binlerce yıldan bile eski olabilir burası. Kimsenin merak edip de araştırmaması bile garip.

Neden araştırsınlar ki? Hangi manyak onun gibi direkt olarak buraya dalardı ki?

Yıkıntıların nereye ait olabilecekleri hakkında birkaç ipucu bulabileceğini düşünüyordu. Yok öyle birşey tabii. Tam da düşündüğü gibi arkeolog değildi.. Taş onun için taştır nihayetinde!

Garip olan şey, bu antik kalıntıların ona nedense tanıdık geliyor olmasıydı. Yani nasıl olabilirini düşünüyorken, önünde koca bir çıkıntı belirdi. Dokunmak için yaklaştığında -ne geldiyse başına meraktan geldiğini de hatırladı-, ağaç kökleri ve sarmaşıkların onu yuttuğunu farketti. Kökleri temizleyip, sarmaşıkları koparıp attı. Kalıntının yüzeyini eliyle temizleyerek, net bir şekilde görünür olmasını sağladı.

"Ne güzel bir duyguymuş bir şeyler keşfetmek? Arkeolog olmasan bile birazcık hissettiriyor!"

Yüzeyini iyice temizlediği bu kalıntı, şimdi gözle görülebilir dereceye gelmişti. Dokunarak yapısını incelemeye başladı. Kalıntının materyali antik çağlardan kaldığını gösteriyordu ancak, daha öncesinde şehirde karşılaştığı yapılara benzemiyordu.

"Yahu zaten binlerce yıllık bir tarihi olan bu gezegenin hala ortaçağda olması bile garip. Hiç mi teknolojik bir ilerleme olmamış?"

Mimari yapısına bakılınca, şimdiki mimariden daha iyi olduğunu görmek için arkeolog olmaya gerek yok zaten. Dias'ın aklında deli sorular dönüyordu artık. Bir tür yok oluş ya da klasik mısırlılar vakası gibi birşey olabilir belki diye aklında geçirdi. Belki de çağlar boyu bilgi aktarımı bir şekilde kesintiye uğramış olabilirdi.

"Her neyse. Daha ilerleyip, devamını görmem gerecek."

Tüm bunları kaydetmek istiyordu, Sıkıntıyla iç geçirdi. Ne kamerası ne de fotoğraf makinesi vardı. Ancak Ithaso'dan aldığı kağıtlar ve Ruby'den istediği kalem vardı. Kalem ama oldukça ilkel bir çizme aleti. Ancak iş görürdü.

"Mürekkep kutum, kalemim ve kağıtlarım var. Tamam. Ne yapayım? Çizeyim, yazayım not alayım. Neden? Meşgale olur. En azından ilk niyetim bu."

Dias, bu garip tarihsel kopukluğu araştırmak istiyordu. İlerlemeye devam etti.

Düz bir açıklığa geldiğinde, bu açıklıkta kalıntıların gözle görülür derece ortada durduklarını farketti. Kesinlikle bir şehirden kalan şeyler olmalıydılar. Ağaçların içinde çıkıp o açıklığa doğru ilerledi. Zemin düz ve açık bir haldeydi. Harabeler yan yatmış bir binanın kalıntısı gibi duruyorlardı. Ancak bu binanın gerisi yoktu. Galiba yıllar içinde aşınıp gitmişti. Fakat Dias'ın önünde duran şeye bakılırsa bu binanın gerisi, toprağın altında olmak zorundaydı. Çünkü tavanına baktığını düşündüğü bu yapının, gerisi yok olmuş olamazdı mantıklı olarak.

Heyecanlanıp, kalıntıya doğru hızlıca yürümeye başlamıştı. Önünde duran şeye oldukça odaklanmış bir halde, ayağının altındaki zeminin ne kadar yumuşak olduğunu ancak sonraları farkedebildi. Bir anda durdu, zıplayıp harabelerin üstüne çıkmayı düşündü. E her insan gibi zıplamak için, zemine gücünüzü aktarmanız gerektiğini o da biliyordu. Bu temel fizik problemi, onun için büyük bir sorun olacaktı, nereden bilebilirdi ki?

Ayağının altındaki zeminin, yavaşça çöktüğünü hissedebiliyordu, zıplamaya hazırlanmış bir halde yarı eğilmiş bir pozisyonda kala kaldı.

"Hay sikeyim böyle işi.."

Ne mi oldu? Olan şey Dias'ın da tahmin ettiği gibi, zeminin onunla beraber tonlarca moloz ve toprak yığını içinde çökmesi bir oldu. Yalnız, bu düşüş gereğinden fazla uzun sürdüğünden ve Dias daha havadayken korkmaya başladı.

"Şöyle tarif edebilirdim. Gökdelen yüksekliğinde bir çukur! Evvet! O yükseklikten düşersem, sağ kalır mıyım? Bunu öğrenmek için yeryüzünün bilgeliğine baş vuracağımdan emin olabilirsin sevgili iç sesim.."

Düşerken, etrafına göz atma fırsatı da buldu. Zeminin çöktüğü yerden çukura sızan ışık ortamı biraz olsun aydınlatıyordu. Görüntü muazzamdı. Sanki bir yer altı şehrinin manzarası vardı. Ağaç kökleri zeminden, yani tavandan aşağı doğru sarkıyorlardu. Bu kökler aşağı kadar uzanıyor ve bu yeraltı şehrinin yapılarına sarılıyorlardı. Sanki onları saklamak istermiş gibilerdi.

Bu arada Dias hala düşüyordu. Yere doğru yaklaştıkça, korkmaya ve istemsizce bağırmaya başlamıştı. Neden hep bağırırlar sorusuna olan merakı da böylelikle cevap bulmuş oldu!

Zemine doğru yaklaştıkça, altında bir tür yer altı nehri olduğunu farketti. Yeteri kadar derindir diye düşünmesine fırsat kalmadan, suya büyük bir hızla çakıldığında, nehirin sularının küçük bir tsunami yarattı ve çevresine dağıldı. Su çarpmanın şokunu azaltmış, bir yandan da bedeninin ne denli zarar görmez olduğunu ilk elden deneme fırsatı da bulmuştu.

Bir süre şokun etkisiyle olduğu yerde kaldı ancak, nehrin suları olduğu yere toplanmaya, akan sular yavaşça eski haline dönmeye başlamıştı. Ayağa kalktığında nehrin hatırı sayılır derinlikte olduğunu gördü. En azından çarptığı yer öyleydi.

"Meteor gibiydi lan bu sefer! Hep mi göl, nehir? Birşeyler ölmemi istemiyor anlaşılan.."


  • Ûnstjerlik Kening: Ölümsüz Kral
  • Basajaun: Dias'in ormanda karşılaştığı üstün varlığın adı. Ormanın efendisi, Orman Tanrısı.