Skip to content

Erdem Arslan

Bölüm 05

11 min read

Gizemli gezgin, problemleri çözüyor!

Ithaso, yanından ayrılırken Dias'a ülkenin iyi resmedilmiş bir haritasını verdi. Onu da "kopyalama büyüsü" ile yaptı ki bu da Dias için ayrı bir gizem oldu. Henüz bu büyü konusunu anlayamadığından onun için her şey gizemli durumda.

Modern bilim ile açıklama gayreti sonuçsuz kaldığından, Dias şimdilik durumu "olduğu" gibi kabul etti. Netice de bilim insanı değildi ama bilim-kurgunun popüler olduğu bir dünyada yaşıyordu. Star-Trek filmlerinde kullanılan enerji-madde dönüştürücü teknolojisi gibi işliyor olduğunu düşünmek kolay olacaktı onun için..

Temel olarak bir tür kristale yada ley enerjisini depolayabilen bir metale ihtiyaç var. Dias'a göre bazı ses frekansları ya da bazı dokunuşlar ile bu kristalin titreşmesini ve tepkimesini sağlıyorlar anladığı kadarıyla. Gerçi onlar buna büyülü sözler dese de, fısıltı yada belirli desibellere tepki veriyorlar gibi. Yada bazı kelimelere!

Saçmalık!

Sonra da bu kristalleri ihtiyaca göre işleyebiliyorlar. Ithaso bu kristallerin kullanım alanlarının ne kadar fazla olduğundan bahsetti Dias'a. Çiftçilikten, askeri alanlara kadar, neredeyse hayatın her alanında varlar. Şehirde karşılaştığı askerler de bu kristalleri kullanıyorlardı büyük ihtimalle.

Ne kadar harika ve bir o kadar da tuhaf. Dias'ın geldiği yerde bunun için ülkeleri yok edecek güçler var olduğunu düşündü bir an...

Tüm bunlar gerçekleşirken, ülkedeki askerler ile yaşadığı sorun kolayca peşimi bırakmayacak gibi duruyor. Karşılaştığı her askerin onu kovalamasından anlaşılıyordu. Eşgali tüm birliklere dağıtılmış olmalı.

Neden bu kadar inatçılar? Kimseyi öldürmediğimden eminim.. Belki de askeri imajlarını korumaya çalışıyorlardır, ne bileyim.

Artık yavaş yavaş imparatorluk bölgesinden çıkıyordu. Devriyeler azalıyor, daha çok orman ve küçük köyler görünmeye başlıyordu. Bazı köylerde dinlenmek için duruyor, gördüğü bazı sorunlara basit çözümler üreterek, ödeme alıyordu. Şimdiye kadar karşılaştığı çoğu küçük yerleşimlerde imparatorluk teknolojisi yok ve imkanları kısıtlı gibiler. Bu da imparatorluğun ne boktan bir siyasetle yönetildiğini gösteriyordu.

Dias dinlenmek durduğu bir kaç köyde yırtıcı avına katıldı. Sorun çıkartanların avlanmasına yardım etti. Bir kaç küçük köyde kuyu açmak için yardım etti. Bir tanesinde su kanalı yapımına yardım etti. Bir tanesinde numen saldırısını engelledi. Git gide insanlar arasında tanınıyordu. İnsanlar onu gördüklerinde, artık ismiyle çağırıyor, bazı problemlerinin çözülmesi adına fikirlerini soruyorlardı.

Bu arada bazı köyler, ödeme için yiyecek, elbise ve benzeri aletler verdiler. Hatta bir iki tane büyülü kristal bile aldı. Harika oldukları su götürmez.. Ancak nasıl kullanacağını öğrenemediği için şimdilik işe yaramazlar. Bir tanesinde, yaşlıca bir kadın ona: neden yetenek değerlendirmesine girmediğini sordu. Ekhia'nın bahsettiği şey olsa gerek. Fırsatı olmadığını ve üstün körü başından geçenleri anlattı.

Dias "büyü" kullanabilmek isterdi ancak bu uzmanlık isteyen bir iş gibi duruyordur onun için. Neyse, şu ana kadar fiziksel gücü sayesinde bir çok şeyi halledebildi. Öyle de devam edeceği için sorun olmayacaktır.

Geçtiği köylerden topladıkları sayesine çantasında 8 altın jild, 750 gümüş jild ve 380 bronz jild birikti. Zaten pek para harcama fırsatı da olmadı. Birikimleri değerlendirmek için planlar yapmaya başlaması gerektiğini düşünüyordu.

Bir kaç hafta çok çabuk geçmişti. Dias'ın bu yolculuğu genellikle yürüyerek ya da yolda rastladığı kişilerin yardımıyla karavanlarda geçiyordu. Yavaş ve amaçsız olması onu yormuyordu. Üstüne imparatorlukta hafiften tanınan biri haline de gelmesi de cabası oldu. Son uğradığı yer, bir maden kasabasıydı. Denilene göre Adamantite madeni varmış. Oldukça zor çıkan bir madenmiş ve bölgenin kontrolü için imparatorluktan yüksek seviyeli bir memur burada kalıyormuş. Buraya kadar Dias henüz herhangi bir memurla karşılaşmadı. Zaten karşılaşmak da istemiyordu o faşist heriflerle.

Bu maden kasabasında metaller hakkında bir iki şey öğrendi. Hatta madene dadanmış bir numen sürüsünü avlamaya yardım etti. Bunun sonucunda, ona iki külçe işlenmemiş adamantite hediye ettiler.

Ne yapacağım ki bunu ben? Oldukça değerli olduklarından belki daha sonra satarım.

Buranın başkanı Dias'a bu kasabanın sınıra yakın olduğunu, diğer ülke arasında büyük bir çöl olduğunu, yaya olarak girerse sağ çıkamayacağından bahsetti. Dias ise taşıt yada dayanıklı bir hayvan satın alıp alamayacağını sorduğunda, zaten ona borçlu olduklarından evcilleştirilmiş bir çöl hayvanı teklif ettiler. İşine gelen bu teklifi kabul etti ve hayvanı görmek için besi çiftliğine uğradı. Esasen at yada deve benzeri - en azından bildiği - bir hayvan bekliyordu ve çoğu şeye alıştığını düşünüyordu.

Bu bilgisayara oyunlarından fırlamış gibi duran, iki ayaklı deve görünümünde pullu bir hayvan. Teraku deniliyormuş, oldukça dayanıklı olması yüzünden çöl ve uzun yolculuklar için kullanılıyormuş, Sahibine sadık ve agresif bir hayvan. Hemen kabul etti. Zaten binmesi de kolay. Sırtındaki eğeri koltuk gibi tasarlanmış. Hayvan bayağı hızlı hareket ediyor.

Başkana teşekkürlerini iletip, Rokka'ya atlayıp çöle doğru yola koyuldu. Çıkardığı sesten ötürü - rororok benzeri bir şey - bu ismi koydu hahaha.. Dias'ın amacı sınırın diğer tarafında bulunan ülkeye geçmek olduğu için, sınır geçişlerinin nasıl olacağına dair talimatları iletti başkan kendisine. Bir referans mektubu bile alabildi bu sayede. Ne iyi insanlar.. Onun dünyasında hiç göremediği şeyler bunlar. Bu dünyayı ve insanlarını sevmeye başlamıştı.

Çöle ulaşması bir kaç saatini aldı. Yanında bolca erzak ve su vardı. Aslında artık eskisi kadar bile ihtiyacı yoktu. Sanki zaman geçtikçe gücü artıyor ve daha dayanıklı hale geliyordu. Belki daha önce hiç bu kadar hareket etmediği için, bünyesi kendini iyi hissediyordur kim bilir. Çöldeki hayvanlar konusunda bilgilendirilmişti. Çoğu saldırganmış, şansa bak. Uzak durmanın yeterli olacağını biliyordu.

Çöle girdikten sonra, güneş ensesinde boza pişirmeye başlamıştı bile!

Bu ne lan 80 derece falan mı?

Rokka'nın hiç problemi yokmuş gibi, uzun adımlarla hızlıca kumların üstünde kayıyordu. Dias ise idare eder durumdaydı. Zaten sıcağı hiç sevmezdi. Akşama çok bir vakit kalmadığı için dayanabileceğini düşündü.

Bu arada bu dünya hakkında öğrendikleri kabaca şunlardı: bu gezegende bir yıl tam olarak 440 gün. haftalar onarlı sistemde ayrılmış ve toplam da eşit 10 ay var. Bu sistemi yaratanlar oldukça tembel ve nizami tiplermiş anlaşılan. Ama basit ve kullanımı kolay. Zaten bir gün 26 saat olarak hesaplanıyor. Yani gezegenin dönüşü 26 saat. Saat 13 diye birşey var. Galiba dünyadan daha ağır bir yerçekimi de var. İnsanları bile oldukça güçlü. Alışması zor şeyler olduğundan şimdilik bunlar yeterli. Dias aklına geldikçe not alıyordu bunları.

Hatta ismini Gauna Günlükleri olarak koyduğu bir günlük tutmaya başlamıştı çoktan.

Bu dünyanın gece gökyüzü manzarası harika. İki tane farklı renklerde ay var. Biri mavi büyük, diğeri soluk kırmızı küçük. Kırmızı mars havası veriyor. Muazzam. Dias o anlarda keşke kameraya çekebilseydim diye iç geçirdi. Belki geri dönebilirse diye.. Ama artık bu fikirden de yavaş yavaş kurtuluyordu zaten.

Gece, çöl yolculuğunu zorlaştırıyordu. Dias da bir yerlerde kamp kurabilme umudu ile çevreye bakınmaya başladı. Şansına kayalık bir alan göründü, ay ışıkları altında. Zaten Rokka'da suyun kokusunu almış olacak ki hemen o tarafa yöneldi. Oldukça sevimli bir hayvan, sanki denileni anlıyor gibi. Ya da hayır, bu dünyadaki her hayvan sanki konuşmaları anlıyor gibi..

Neyse, kayalık zemin iyi fikir. Vaha olabilir belki..

Gölet ve çevresine bir iki garip görünüşlü -Dias'ın henüz gezegen faunası hakkında bilgisi yok- ağaçlar vardı. Göleti çevrelemiş hafif çimenlik alan ve zeminin bir tarafı kayalıklarla yükselmiş tarafı, harika bir kamp alanı oluşturuyordu.

Kayalığın alt tarafı, yani Dias'ın tam önümde kalan tarafta bir çeşit mağara benzeri alan vardı. İçi de oldukça genişti. Zaten karanlıkta pek birşey görünmüyor olduğundan, oraya girip yatmak istedi. O tarafa doğru yöneldi, ancak Rokka huysuzlanmış, garip sesler çıkarıyordu. Bir tür vahşi hayvan sezmiş olacağını düşünüp, dikkatle o tarafa doğru yöneldi. Rokka'ya sakin olmasını ve bununla baş edebileceğini söyleyince, sakince geri gidip, ağaçların arasına oturdu.

Dias kendini savunabileceği herhangi bir silaha sahip değildi fakat fiziksel kuvveti anormal sınırlara dayandığından pek bir çekincesi de yoktu. Her ne çıkarsa bahtına yansın diye düşünerek o yöne doğru ilerledi. Karanlık, görüşü zorlaştırıyordu. Mağaraya doğru yaklaştığında, hayatında ikinci travmayı yaşamak üzereydi...

Sarhoş bir dev

Dias'ın şaşkınlıkla karışık aklından geçenler:

Eğer lanet olası gözlerim doğru görüyorlarsa, bu garip şey tam önümdeki kayalığın altında uzanmış uyumaktaydı.

Yaklaşık 3 metre boylarında bir karaltı vardı. Görüntü biraz tedirgin ediciydi onun için. Ancak daha önceki yolculuklarında Dünyanın Çığlığı zımbırtısını anlamayı öğrenmişti. Karşısındaki şeyin niyetini önceden anlayabileceği uyarılar veriyorlardı. Bu da birçok şeyi öngörebilmesini sağlıyordu.

İnsan bu ya! Merakı, tedirginliğini yendi ve yavaş adımlarla o karaltıya doğru yaklaşmaya karar verdi. Bir kaç adım sonra net olarak görebiliyordu artık..

Bu manzarayı nasıl tarif edebilirdim, bilemiyorum..

Yaklaşık 3 metreye yakın boylarda, ateş kırmızısı saçları, tam bir geleneksel ortaçağ vikingi gibi bir giyim tarzı ve hemen yanında bir kocaman bir fıçı yerde duruyordu. Leş gibi alkol kokusu, Dias'ın ciğerlerine dolmuştu bile!

Haha ha ha! Bu bir sarhoş dev! Ve kadın.. Güzel bir kadın..

Şaşkınlıktan aptalca bakınıyordu, o ise sızıp kaldığı yerde, uykusunda mırıldanıyor, olduğu yerde dönüyor, küfür ediyor, elini sallayıp tehditler savuruyordu..

Nedense, şaşkınlık bir anda geçti ve içinden bir kahkaha yükseldi.

"Hohahaha hahaha haha! Lanet olası sarhoş bir dev ile karşılacağımı söyleseler, götümle gülerdim herhalde.. Hemde taş gibi, güzel bir hatun!"

"Bir de leş gibi kokuyor! Uyandırsam mı acaba? Gece gece bela olabilir bana." o kadar gülüp eğlenmesine karşın, hiç tepki vermeden mışıl mışıl uyuyordu dev. Biraz sonra sakinleşip, olduğu yere oturdu. Ne yapabilirdi ki? Burada kalsaydı eğer, sabah ne olacağını kestiremiyordu. Dünyanın Çığlığını, şimdilik olaylardan kısa zaman öncesinde ve ani gelişen durumlarda duyabiliyordu.

Nedense bir tehlike hissetmediği için kalıp kamp kurmaya karar verdi. Gün ola hayrola!

~ "Baba! Yemin ediyorum.. Mmmmh.. Yemin ediyorum sanaağğhh... Yıldızlar adına! Şerefini geri alacağım, ölümüm bedeli olsa dahi.."

Bunlar uykuya geçmeden önce duyduğu son kelimelerdi. Yeni bir maceranın kapısını aralamış olduğunu farketti.

Olsun, artık herşeyi yapabilirim!

Güneş doğduktan bir süre sonra olmalı ki, Rokka tam tepesinde gagasıyla Dias'ı dürterek uyandırdı.

Bu hayvan için agresif dediklerine inanamıyorum. Resmen kedi gibi.

İyi bir uyku çekmişti. Kendi dünyasında yatağından zombi gibi kalkması bir kenara, burada taş üstünde bile uyusa, ertesi sabah zinde uyanabiliyordu.

Hemen göletin kenarına gidip, temizlendi. Suyu kontrol ettiğinde içilebilir duruyordu. Zaten Rokka, suyun kenarına oturmuş, gayet keyifli bir şekilde Dias'ı süzüyordu.

Daha sonra çantasındaki erzakları çıkardı. Bu dünyanın kahvaltı mantığı farklı. Daha çok öğün gibi. Hızlıca hazırlayabileceği şeyleri bir bir pelerininin üstüne diziyordu. Bu arada dün geceki sarhoş dev uyanıp, tatsızlık çıkmasın diye tetikteydi ama --Dünyanın Çığlığından kısaca sesler diye bahsedeceğim-- sesler herhangi bir tehlike uyarısı vermediler. Dias ise kahvaltı için hem kendime, hem de Rokka'ya birşeyler hazırladı. Bu dünyada da çay bulmuştu, hem de birinci kalite! Dias çay bağımlısı ve gurmesi olarak övünürdü, kendi dünyasında. Hemen su kaynatmaya başladı ve ilk olarak meyveleri Rokka'ya yedirmeye başladı. Onu elinden beslemeyi önermişti başkan ilk sıralar. Alışması için iyi olurmuş. Dias da öyle yapıyordu artık.

O sırada, kayalığın diğer tarafından toz kalkınca, Dias sarhoş devin uyanmış olabileceğini anladı ve yarı-temkinli halde, kahvaltıyı hazırlamaya devam etti. Eğer bir problem olmazsa ona da yiyecek teklif ederek, en azından dostane bir tavır sergilemeyi düşünüyordu.

Hantal bir şekilde ayağa kalktı, besbelli akşamdan kalmalık sürüyordu üstünde. bir yandan kahvaltısı ile ilgilenirken, bir yandan göz ucuyla süzüyordu devi. Hareketleri basbayağı sarhoş yaşlı bir amca gibiydi, gülmemesi gerektiğine dair telkin ediyordu kendisine ama nafile.. Hafifçe gülmeye başladı. Sallana sallana Dias'a doğru döndü, kollarını iki yana ayırıp, ağzını dev açarak esnemeye başladı. Tam o esnada Dias kahkahayı tutamadı. E haliyle bir an da sıçrayıp ve ona döndüğünde, göz göze geldiler..

"Günaydın!" diye gülümseyerek ona doğru seslendi. O ise, bakakalmıştı. Neden günaydın dediğini de bilmiyordu, belki sevimli görünmeye çalışmıştı fakat nafile..

~ "Sen? Sen de kimsin lanet olası insan!"

Eh artık, bu tepki de sıradan olmuştu onun için..

"Ben? Ben de burada kamp kurmuştum, gece seni rahatsız etmemek için, kayalığın diğer tarafında uyumayı tercih ettim, eğer düşünürsen, yiyecek birşeyler teklif etmek isterim.."

~ "Ne kahvaltısından bahsediyorsun sen, seni pislik hırsız insan" dedi ve Dias'a doğru hızlı bir hamle yaparak, sırtında olduğunu sonradan farkettiği büyük çekici, büyük bir şiddetle ona doğru savurdu.

Dias tam o esnada zamanın yavaşladığını hissetti. Tüm duyguları alarm veriyordu, ani bir ölüm tehlikesi geldiğini o anda anladı.

Sesler tabii ki.. İyi ki varsınız.. Örümcek adamın hisleri gibi, ne kadar harika uyaranlar.

Dias sarhoş devin tüm gücüyle ona doğru savurduğu çekicin altında ezilip gebermemek için ani şekilde karar vermeliydi. En fazla bir saniyesi olduğunu biliyordu ama o an sanki bir kaç dakika gibi hissetmişti. İstemsizce bir eliyle onu durdurabileceğini düşünerek, çekici engellemek için onu tutmaya yeltendi.

Ne yapıyorum ben gebereceğim ulan!

Olanca şiddetiyle kafasına doğru inen çekicin, gözlerin, kapatmış halde sağ eline değdiği ve Dias'ın o saliseler içinde çekici kavramaya çalıştığı o muazzam dakikalar görülmeye değerdi!

Çekicin çarpma şiddetiyle, Dias'ın olduğu yer bir anda orta çaplı bir kratere dönmüştü, neyse ki tam zamanında bloklamıştı. Ortalık toza boğulduğunda, sarhoş devin çekicini tutmuş, ayakları yere gömülmüş halde bekliyordu.

Bir kaç saniye sonra dev, onu ezdiğini düşünmüş olacağından, yavaşça çekicini çekmeye çalıştı.

~ "Nasıl vurduysam artık, yere saplandı galiba.. Lanet insanlar! Böcekler gibi her yerde karşıma çıkıyorsunuz!"

Dias böyle bir tepki bekliyordu ancak, ölümüne ezilmek mi? İşte bu normal karşılayabileceği bir durum değil! Öfkelenmiş, kontrolünü yitirmek üzere bir haldeydi. Oldukça şiddetli çarpan metal bir çekici tek eliyle bloklamıştı. Ayakları zemine gömülmüş, blokladığı elinin parmakları çekice saplanmıştı.

Toz dağılıp, dev ile göz göze geldiğiklerinde, kızıl sarhoşun bakışları görülmeye değerdi.

~ "Na.. Nasıl?"

Öfke tüm bedenini sarıyordu, gücünün onu yutacağını sandığı o zirve anında, zaten çekice saplanmış olan parmaklarını sıkarak, çekicin metal başını parçaladı.

Dişlerini sıktığının farkına vardı, ancak mantığı sağolsun, herhangi bir zarar görmediği için bir yandan da yavaşça sakinleşmeye başladı. Zemine gömülmüş ayaklarını çıkarttı, kıyafetlerini silkeleyip, devin karşına dikildi. Onunla göz teması kurmak için kafasını kaldırdı ve:

"Sakın! Bir! Daha! Bunu! Yapma!"

Dias'ın bu hareketi kızıl devi oldukça korkutmuş olacak ki, olduğu yerde, elinde çekicin sapı ile donup kalmıştı. Göz bebekleri büyümüş, ağzı bir karış açık halde ona bakıyordu.

~ "Sen? Nasıl bir varlıksın! İblis misin lanet olası? Eğer bunun beni durduracağını sanıyorsan.."

"Hey hey hey.. Kes artık yeter bu kadar"

~ "..." şaşkınlıkla korku arasında, sakin davranmanın mantıklı olacağına kanaat getirmiş olacaktı ki, bir adım geri çekilip olduğu yere çöktü.

Dias kendisini toparlayıp, biraz da sakinleşerek derin bir nefes aldı ve kibarca tekrarladı.

"Merhaba" dedi gülümseyerek.

~ "M.. Mer.. merhaba, aaah.."

"Biraz sakinleştiysen, senin için de yiyecek birşey hazırladım, buyurmaz mısın?"

~ "Ah, E.. Evet, iyi olur.. Teşekkürler."

Bildiğin süt dökmüş kediye döndü bir anda.

Oldukça temkinli ve bir o kadar da sükunet dolu hareketlerle Dias'ın olduğu yere yaklaştı ve kibarca yanına oturdu. İyi ki yemekler sağlam kalmıştı.

"Çay içer misin? Birinci kalite güzel çay buldum! Ben çok severim."

~ "Ah, evet olur, teşekkürler." Dias ona yedek bardağıyla sıcak bir çay ikram etti. Kocaman elleri ile sakince bardağı tutuşu ve dizlerinin üstünde oturuşu görülmeye değerdi. Üç metrelik dev bir anda küçük bir kız çocuğuna dönmüş, Dias'ın tam yanında yeni gelin gibi oturuyordu.

Bir süre böyle sessizce yemek yiyip, çaylarını yudumladılar. Rokka'da olan biten durulunca zaten yanlarına gelmiş, Dev'e yaklaşmış, onunla oturuyordu.

"Sanırım senden hoşlandı. Ben de yeni arkadaş oldum onunla. İsmini Rokka koydum. Çöl yolculuğumda bana arkadaşlık ediyor."

~ "... Evet bu türler oldukça dayanıklı olabiliyorlar." Biraz daha sakinleşmiş olduğunu görünce, rahatladı. Artık normal şekilde konuşabilirler gibi görünüyordu.

Ruby

Bir saat kadar böyle oturdular. Artık normal bir iletişim kurma zamanı geldi de geçiyordu.

"Kendimi tanıtmadığım için özür dilerim: ben Dias. Dias Mannheim. Bir gezginim. Daha çok problemlere çözüm ararım."

Bu meslek dalını ilk bulan benim. Kendimle ne kadar gurur duysam azdır. Şu ana kadar resmi kabul görmediğime şaşırıyorum doğrusu.

~ "Ah evet, asıl ben özür dilerim. Böyle biri olduğunu bilmeden sana saldırdığım için. Bana Ruby derler."

"Memnun oldum Ruby. Şu konuya açıklık getirmek isterim, herhangi bir kötü niyetim yok. Ve olanlar tamamen doğal şeylerdi. Sonuçta bu dünyada yaşananlardan ötürü ortada olan şeyler.."

~ "Beni mazur gör, ancak sormak zorundayım! Sen tam olarak kimsin? Daha doğrusu nesin?"

"Hahaha.. Basit biriyim, düşündüğün gibi iblis falan değilim."

~ "Basit birinin adamantite çeliğinden bir çekici tek eliyle parçalaması pek görülmüş birşey değildir, Bay Mannheim."

"Dias, diye seslenebilirsin. Ve haklısın, gücüm konusunda bir açıklama yapmak isterdim ama ben de tam olarak bilmiyorum. Ama bunu iyilik için kullanabilirim değil mi? Bu arada çekicin için özür dilerim. Karşılık olarak çantamdaki adamantite külçelerini sana vermek isterim."

~ "Oh, hiç önemli değil. Hakettiğim bir karşılık değil. Lütfen.."

~ "Ne dedin?! Külçeler mi? Sen nereden?"

"Sadece yaptığım bir iyiliğin karşılığı olarak bana verilen bir şey. O kadar büyütülecek birşey değil doğrusu."

Kısa bir sessizlik oldu fakat Ruby durumu kabullenmiş gibiydi. Ve evet, duruma bakılırsa haklıydı da.

Dias hafiften gülümsemeye başlamıştı. O da sanırım artık ona güvenebileceğini anlamış olacak ki, artık bağdaş kurmuş oturuyor ve onunla sohbet edebiliyordu.

"Eğer beni yalnış anlamazsan ki bu dünya hakkında yabancıyım, sen Jentilak ırkından olmalısın, değil mi?"

Öyle söyleyince, gülümsedi. Böylesi bir ölüm makinesinin böyle güzel gülümsemesi onu şaşırtmıştı.

~ "Yabancı olduğun açıkça belli. Normalde insanlar ile düşmanızdır."

Nedense hiç şaşırmadım. İnsan canlısı gittiği heryere kötülük getiren şeytanlar gibiler..

~ "Evet, bir Jentilak deviyim. Pek fazla insan topraklarında dolaşmayız."

"Ama sen bir istisnasın galiba?"

~ "He he evet. Ben bir Hiersoldaat'ım. Gerçi insan topraklarındayken, onlar gibi görünmemi sağlayan mistik eşyalarım var. Normal bir insan kadını gibi görünebiliyor, aldığım ödemelerle yaşıyorum."

"Hüzünlü.."

~ "Neden öyle düşündüğünü anlamadım. Normal bir hayat bu."

"Bir anda düşündüğümü söyledim, afedersin."

Ona bakınca oldukça derin bir yaranın izleri gözlerinden okunabiliyordu. Gece boyu sayıkladığı babası ile alakalı birşeyler olabilirdi.

"Ancak çekicin parçalandığı için, o görevleri yapmakta zorlanacaksın."

~ "Merak etme, yeniden bir tane yaptırabilirim. Bu süre boyunca dinlenirim ben de.."

Ruby tanınmak için emek isteyen biri.. Dias şimdilik onunla iyi geçinmeye devam etmesi gerektiğini biliyordu. Çekiç hadisesinden sonra bir daha saldıracağını zannetmiyordu ama yine de güvenini kazanmaya çalışsa iyi olacaktı..

~ "Aslında düşündüm de, madem telafi etmek istiyorsun, benim için bir problemi çözebilirsin."

"Mükemmel, o halde bu bir antlaşma!"

Dias tüm bu konuşmalar sırasında, çekiç hadisesini de bir yandan düşünüyordu. İlk elden gücünü test etme şansı bulduğu için mutluydu ancak böylesi bir kuvvet, bekletilerinin üstündeydi. Dikkatsiz davranamazdı artık. Bunu verimli ve gizli bir şekilde kullanmayı öğrenmeliydi.


  • Hiersoldaat: Paralı Asker mantığında çalışanlara denir. Belirli bir ücret karşılığı herhangi bir isteği yapan grup veya kişiler. Belirli bazı standartlar ve sistemler üzerine kurulu bir kurumları da vardır. İstenirse bireye, istenirse kuruma istekler iletilir.

  • Hiersoldaten Sintrum / Sintrum: Paralı askerlerin kayıtlı olduğu, resmi bir kurum. Devlet müsamahası altında kayıtlı görevlerin dağıtıldığı, seviye ve ödül kontrollerinin yapıldığı, asker malzemelerinin yapım ve satışının kontrol edildiği kurum. Normal ordu mantığından ziyade, serbest çalışanların bulunduğu kurum. Buraya kayıtlı kişilere, çalışacaklar görevler buradan atanır. Görevler gereğince yapılır ve raporlamalar buraya iletilir. Ödemeler de buradan alınır. Ordu genel merkezine bağlı bir kurum olmasına karşı, özerk bir yapısı vardır. Bir tür Lonca örgütlenmesi ya da Kartel yapısına benzeyen sistemleri vardır. Yüze yakın çeşiti olmakla birlikte Haadkantoar adında genel bir merkeze bağlıdırlar.

  • Haadkantoar: Sintrum genel merkezidir. Tüm yapının kontrolünü ve devamlılığını sağlar.