Skip to content

Erdem Arslan

Bölüm 03

10 min read

Dünyanın Çığlığı

Dias sadece "Ne?" diyebildi.. Gallardia'nın bakışları adeta onun ruhunu delip geçiyordu.

Bu herif.. Daha çok korkutuyor artık beni.

~ "Bir çok sorun olmalı. Ancak bunlara cevap veremem. Bir zamanlar ben de duyuyordum onları ve sana söyleyebileceğim tek şey, onlara kulak ver."

Bu, daha öncesine kıyasla nazik tutumu ve sakin hali, Dias'ın yaşadığı şeyin ciddiyetini gösteriyordu.

"Çok fazla..."

Ağlıyorlar.. Çok fazla ıstırap, çok fazla acı yükseliyordu ruhumda. Kulaklarımdan girip bedenimi saran bu hüzün, adeta ruhumu sıkıştırıyordu ağır bir mengene gibi.

İstemsizce akan gözyaşlarını farketti Dias. Bir anda yaşadığı bu ani değişimin etkisi onu oldukça sarsmış, Gallardia ise yüzünü eğmiş, sanki geçmişine dalıp, birşeyleri yaşıyormuş gibiydi.

"Istırap dolu, hüzünlü şarkılar çınlıyor. Bunlar kim? Nereden geliyorlar?"

Kendini toparlamaya çalışıyordu bir yandan da.. Umursamaz olduğunu düşünürdü her zaman ve duygularını göstermekten kaçınırdı. Açıkçası, dünyanın çığlığı mıdır her ne boksa bu, mahvoluş seremonisi gibi, yaşayan bir eko haline gelmiş sanki diye aklında geçirdi..

~ "Binlerce ruhun acısı.. Ley enerjisi onları tüm dünyaya taşıyordu bu zamana kadar. Ta ki senin kulakların onları duyana kadar. Şimdi artık bir dinleyen var. Dostum, onur duymalısın, dünya seninle konuşmayı arzuluyor."

"Ne saçmalıyorsun sen? Bir gezegen, bir insanla nasıl olur da konuşabilir?"

~ "Elbette gezegenler konuşamaz, cahil dostum. Ancak onları saran bu muazzam belirsizlikteki enerji, sana binlerce milenyumun hüznünü, neşesini, acısını, özlemini ve daha bir çok kaybolmuş dua ile birlikte getiriyor. Burada bir kasıt yok dostum. Yaşayan şeyler değil bunlar. Her şeyin kaydının tutulduğu bir kütüphaneye girebilme onuru yaşıyorsun sadece."

"İçine sıçayım! Beynim patlayacak gibi." Alnı çatlıyor, gözleri kapanıyor ve başı dönüyordu.

"Nasıl durdurabilirim bunu Gallardia!"

~ "Durduramazsın. Zamanla hafifleyecekler. Bedenin buna alışacaktır merak etme.."

Bela geliyorum demez

Bir kaç saat boyunca süren bu işkence hali, sonunda azalmaya başlamıştı. Ya da Gallardia'nın söylediği gibi artık alışıyordu. Rahat nefes almaya başlıyordu. O sırada kendisini dışarı atmış, temiz hava alıp, gecenin serinliğinde sakinleşmeye çalışıyordu. Elinden geldiği kadar..

Bu sükunet hali içinde, arkasında beliren iki fener ışığı ve onları taşıyan dört askerden biri Dias'ı uzun kargısının sapı ile dürtünce, irkilerek kendine geldi ve bir anda arkasına döndü.

~ "Sen de kimsin be adam? Olağan üstü hal ilanını duymadın mı? Bu saatte serbest gezinme yasak. Bir evin varsa, orada olman gerek! Hemen defol buradan.."

Dias şehre geldiklerinden beri itin götüne sokulmayı sorun etmiyordu ancak, son saatlerinin işkence gibi geçmesi yüzünden sabır seviyesi bir hayli yerlerde olduğundan, oldukça sert bir bakış fırlatarak askere doğru döndü ve ona doğru bir iki adım atarak yaklaşınca:

Askerlerden rütbeli olanı:

"Tutun şu gerizekalıyı, bakalım derdi neymiş" diye yanındakilere emir verince, artık olacak olsun diye, var gücüyle herifin göğsüne rastgele bir yumruk salladı. O yumruk ile askerin göğsünde ezilen kalın zırhın sesi bir yana, hemen yanlarında bu olaya şahit olan diğer üç askerin dehşet dolu halleri muazzam bir atmosfer yaratmıştı. Bir tanesi hemen belindeki borazan benzeri alete davrandı. Ağzına götürüp üflemeye yeltenmeden, Dias onu da aynı yumruğun tersi ile ittirmek istedi ancak, gücü beklediğinin üstündeydi. Asker olduğu yerden fırlayıp ilerideki meydan çeşmesine uçtu. Zaten ilk yumruğu yiyen asker zemine gömülmüşken, öfkesii kontrol etmekte zorlandığını da farketmişti.

Diğer iki asker olayın şokuyla bir anda fırlayıp kaçmaya başladılar. Dias onları takip etmeyi düşündü ancak, kendisini şu anda olduğundan daha beter bir duruma sokabileceğini düşünüp, hemen karavana döndü ve:

"Gallardia! Hemen gidiyoruz! Hayır direkt bu şehirden kaçıyoruz!"

Gallardia oldukça sakin bir şekilde olanları küçük not defterine kaydetmekle meşguldü. Sakince Dias'a bir bakış fırlattı ve karavandan aşağı indi. Dias'a doğru yaklaştı ve alnına iki parmağı ile dokunmasıyla, tüm öfkesinin uçup gittiğini hissetti.

~ "Şimdi daha iyi hissediyor olmalısın. Olanları gözden geçirecek olursak, sevgili küçük öğrenci dostumuzu da müşkül bir duruma sokmuş olduk. Aslında hata bende, sana sahip çıkmalı, olan biteni anlatmalıydım. Ancak her neyse, olan oldu artık. Şu an da önceliğimiz, Ekhia'ya ulaşmak olmalı. Durumdan haberi yok ve eğer bu olay Akademi'ye ulaşırsa tüm öğrenimini riske atmış oluruz. Bizim yüzümüzden zarar görmesini istemeyiz değil mi?"

"E.. evet.." demekle yetindi Dias. Oldukça, soğukkanlı ve kontrollü duruşu onu rahatlatmıştı. Ancak hep topu üç beş dakikaları vardı. Askerler karargaha durumu bildirdiklerinde, bu saldırı olayına misliyle karşılık vereceklerinden şüpheleri yoktu. Hemen kafasını toparlayıp:

"O halde ben Ekhia'yı almaya gidiyorum. Sen karavanı şehir dışına çıkarmaya çalış. Hızlı bir şekilde sana yetişmeye çalışırız."

~ "Hahahah.. Sahip olduğun o saçma gücünle, sana güveniyorum! Onları kullanırken..."

Dias, Gallardi'nın son kelimelerini dinlemeyi beklemeden var gücüyle Akademi'ye doğru koşmaya başladı. Açıkcası ne yapacağını henüz bilmiyordu. Tek aklına gelen, olabildiğince hızlı şekilde o velete ulaşmalı ve duruma bir açıklık getirmeliydi.

Bu arada koşuyorken, farkettiği şey ise, normalden daha hızlı oluşuydu. Bir kaç saniyede Akademi bahçesine girmişti. Yanından geçtiği korumaların onu farketmesi zor oldu. Aynı hızla Akademi kapısından içeri daldı. Gece vakti olduğu için kimse yoktu. Şansına; Ekhia, kendisinden yaşça büyük biriyle karşısındaki geniş merdivenlerden konuşarak iniyorlardı. Olduğu yerde durup, önceki köle rolünü sürdürmek aklına geldi.. Fena fikir değildi, zaten şu an için hızlı karar vermesi gerekliydi. Onunla göz göze gelince, eliyle işaret edip, bir dizinin üstüne çöktü:

"Genç efendi, acil bir durum için sizi rahatsız etmek zorunda kaldım, umarım önemli konuşmanızı bölmüyorumdur."

Dias'ın bu tavırlarından kuşkulanan Ekhia, yanındaki büyüğünden izin alıp, hızlıca yanına geldi ve onu çekiştirip dışarı çıkardı.

~ "Bay Manheim neler oluyor böyle? Siz çok garip davranıyorsunuz.." diye endişeli ve temkinli bir şekilde fısıldıyordu.

"Bırak şimdi resmiyeti, az önce gece devriyesi ile küçük bir problem yaşadık. Durum çığrından çıkmadan şehri terketsek akıllıca olur. Gallardia karavanı şehir dışına çıkartmaya çalışıyor. Biz de gizlice sıvışalım ve onunla buluşalım" diye hızlıca fısıldadım.

Bir anda donup kalmıştı küçük kız. Normal bir tepkiydi. O halinden faydalanıp, onu belinden kavrayıp koltuk altına aldı ve aynı hızla geri dönüp, şehir kapısına doğru yöneldi. Biraz sonra kendisine geldiğinde:

~ "Bay Manheim! Bırakın beni lütfen, bu yaptığınız çok büyük bir probleme neden olacak! Lütfen, telafi edebilirim!" diye bağırıyor, bir yandan debeleniyordu.

"Nasıl telafi edeceksin be? İki askeri de bayılttım istemeden. Geldiklerinde kimseyi dinlerler mi sanıyorsun?"

~ "Bay Manheim, lütfen bırakın beni, ne olursa olsun bu durumdan kurtulmanın yollarını biliyorum."

Dias yavaşlayıp karanlık bir sokak köşesine çekildi ve onu dinlemeye koyuldu.

~ "Bay Manheim, lütfen dinleyin.."

Bu küçük kızın ciddiyetini göz ardı etmek imkansız. Kesinlikle bir bildiği olmalı diye sakinleşmeye çalıştı. Ayrıca, panik yapıyor olduğu gerçeği de var. Henüz hakkında hiçbir şey bilmediği bu dünyada sorun yaşamak istemiyordu. Çözüm her neyse şimdilik kabul etmeliydi.

"Seni dinliyorum Ekhia."

~ "Aristokrat sınıfında nüfuzu olan bir aileden geliyorum. En küçük kızları olmama karşın, yine de durumu tolere edebilecek kadar söz hakkım var.."

~ "En azından askerler üzerinde etkim olacaktır."

Söylediklerinin Dias için bir anlamı olmasa bile, en azından denemesine izin vermesi gerektiğini biliyordu. Hem yakınlarda olabilir ve eğer bir problem çıkarsa müdehale edebilirdi.

"Nasıl bir etkiden söz ediyorsun? Sonuç olarak şehir meydanında iki askerin yaralanmasına sebebiyet verdim ve bunun seninle ilişkili olduğu dolaylı şekilde ortada. Bu hata seni de kötü duruma sokacaktır."

~ "Böyle olmasının bir sebebi olmalı. Sizin başkasını sebepsiz yere tehlikeye sokacak bir insan olduğunuzu düşünmüyorum."

Yaşının gereğinden fazla olgun ve saf, hemen güveniyor insanlara.. Kötü bu. Hiç istemediğim birşey.. Bir kaç gün içerisinde tanıdığı birisi hakkında böyle bir intibaya kapılmak için fazlasıyla tehlikeli diye içinden düşündü Dias.

"Anlıyorum ve teşekkür ederim. Şöyle yapalım, sen söylediğin gibi akademi ve askerler üzerinde nüfuzunu kullanmaya çalışırken, ben yem olacağım."

~ "Yem olmaktan kastınız nedir? Umarım sonucu kötü bitecek bir plan yapmıyorsunuzdur.."

"Esasında, ben de bilmiyorum. Yolculuğumuz sırasında bana farklı tür ırklardan ve birbirleri ile olan ilişkilerinden bahsetmiştin, hatırladın mı? Bu durumu lehimize kullanabiliriz."

~ "Tam olarak ne planlıyorsunuz, Bay Manheim?"

"Plan şu, beni köle olarak satın aldığını söylemiştin, bu iyi bir mazeret olacak. Maden işçisi olarak biliyor olmaları da bir artı. Madende çalışmam sırasında bir Numen tarafından bedenimin ele geçirildiğini ve bu davranışlara yol açtığımı söyleyebilirsin. Bu sayede senin bu ilişkide aklanmanı sağlarız."

~ "Tamamen mantıksız! Bu durumda iki ihtimal var. Ya sizi idam ederler, ya da ailemin etkisini kullanabilirsem, arındırma işlemine sokulursunuz ki bu da ilki kadar berbat."

"Arındırma da neyin nesi? Ne biçim insanlar bunlar?"

Klasik şeytan çıkarma saçmalıkları duyacakmış gibi geliyordu. Ama eğer, onun dünyasının ortaçağı gibi ise, muhtemelen Ekhia'nın da söylediği gibi, ya yakılırı, ya boğulurdu. Her iki ihtimal dahilinde ölüm var ve Dias daha yeni gelmişti bu Dünyaya. Ölmeye de hiç niyeti yok.. Tüm bunları düşünürken, aklına birşeyler geldi.

"Şimdilik dediğim gibi ilerle. Durumdan kurtulmak için bazı planlarım var."

Ekhia durumdan hiç hoşnut olmasa da, kendi de biliyor olmalı ki; küçük bir kız aristokrat dahi olsa, yetişkinler üzerinde ne kadar etki sağlayabilir ki. Ayrıca bu yozlaşmış dünyada daha zor olmalı. Tam olarak bunlar yüzünden Dias'ın söylediklerine katılmak zorunda.

~ "Her ne kadar onaylamıyor olsam da, şimdlik en mantıklı çözü yolu bu."

"O halde tamam."

Olmak ya da olamamak...

Askerler çoktan olay yerinde toplanmış ve arama grupları halinde devriyeye çıkıyorlardı. Dias olay yerine büyük bir hızla yaklaşıyordu. Neyse ki fiziksel kondüsyonu onu da şaşırttığı gibi bu normal insanları da şaşırtıyordu. Durum tam da istediği şekilde ilerliyordu. Askerlerin, onun gibi sıradan bir kölenin böyle hızlı ve kuvvetli olmasına imkan vermezler. Tam ortalarına daldı. Bir elinde Ekhia'yı belinden kavramış halde, bir yandan da delirmiş gibi sağa sola saldırıyor numarası yapıyordu. Neyse ki ani gelişen olayla askerler duruma anlam verememişlerken, Ekhia hamlesini yaptı:

~ "Muhafızlar, lütfen uzak durun! Kuvvetli bir numen, kölemin bedenini ele geçirmiş! Bizimle şehire kadar girmeyi bu sayede başarmış! Lütfen geri çekilin!" diye bağırıyordu. Dias Ekhia'nın olayı kontrol altına almasını istiyordu ve böylelikle, süreci ihtiyatlı bir şekilde yönetebilirlerdi.

~ "Lanet olası herif, bir de iblise mi kaptırmış bedenini! Öldürün şunu!"

Dias tam o sırada Ekhia'yı saldırıdan kurtarmak için, fırlatmak zorunda kaldı. Zavallı küçük kızı bir askerin üzerine fırlattı. Ve kendisini korumaya aldı. Neyse ki Ekhia önceden iblisler hakkında bayağı bilgilendirmişti onu.

"Zavallı insanlar. Kaç kişi olursanız olun, ne kadar çabalarsanız çabalayın. Hiç bir anlamı yok! Wahahahaha" diye bağırdı. Aslında eğlenmeye de başladığını da hissediyordu hani. Geçmişte bir yanının tiyatrocu olmak istediğini biliyordu. Şimdi de, bu küçük sahnede yeteneklerini gösterme zamanı!

~ "Bu Numen konuşabiliyor mu bir de? Geri çekilin! Sakın dikkatsiz davranmayın!" diye askerlerden rütbeli olanı diğerleirni uyardı.

Komutanları olduğunu düşündüğü bu asker, yanındaki askerine birşeyler söyledi ve asker fırlayıp şehir merkezine doğru gitti. Sağlam bir destek ile geri dönüp Dias'ı yani sözde bu numeni harcama niyetindeler. Olay daha fazla büyümeden, henüz dikkatler üzerindeyken buradan topuklasa iyi olacağını anlamıştı artık!

"Wahahaha. Kim olursanız olun! Bu beden benim kalacak!"

O an, doğru anın gelmesini beklemeliydi. Komutan, Ekhia'ya geri doğru çekilmesini söylemesi ve durumu kontrol altına alacaklarına dair teminat vermesiyle, ikinci sahneyi yayına almak gerektiğini anladı Dias.

Bir anda, -fiziksel kuvveti sağolsun- ok gibi fırlayıp, hemen önündeki kalkanlı askeri devirerek koşmaya başladı. İnandırıcılığı artırmak adına, sağa sola çarpıyor, önüne çıkana -hafif şekilde- vuruyor kahkahalar atarak koşuyordu.

~ "Çıkışa doğru kaçıyor, önünü kesin! Çıkıp gitmesine müsaade etmeyin!"

Ulan normal şartlar altında, böyle bir durumda, tehlikeyi bertaraf etmek için, uzaklaştırır yada kıstırırsınız. Ya da en azından ben böyle düşünüyorum. Aksine bu aptallar, var gücüyle beni yakalamaya çalışıyordu. Durum düşündüğüm gibi olmayabilirdi. Dolayısıyla, bir an önce bu şehirden kaçıp gitmeliydim.

Dias şehrin kapısına doğru yaklaşıyordu, ancak surlarda beliren birkaç askerin ona doğru garip silahlarla nişan aldığını görmesiyle yönünü değiştirmesi bir oldu. Eğer vurulursa, olay bir anda aleyhine dönebilirdi. Ne tür silahlar kullandıklarını da belli olmuyor, fakat akşam üzeri şehre girerken, ellerinde arbalet olduğunu düşündüğü uzun menzilli silahlar olduğunu da hatırladı o anda.

Koşarken, bir yandan hızlıca içinde bulunduğu durumu analiz ediyor, bir yandan da sahip olduğu bu gerçek dışı kuvvet ve enerjiye alışmaya çalışıyordu.

Sanırım biraz daha sınırlarımı zorlamalı ve neler yapabileceğimi öğrenmeliyim.

Sur boyunu takip ederek, binaların üstüne çıkmayı denemesi gerektiğini düşündü. En azından çatılarda rahatça hareket edebilir, hedef olmaktan kurtulabilirdi. Ancak bunu nasıl yapacağını henüz bilmiyordu. Surların üstünden atlamayı denemeliyim diye düşündü. Çünkü diğer çıkışa ulaşana kadar bu garip silahlar ile vurulabilir ya da en kötüsü etrafı askerlerle çevrilir ve dövüşmek zorunda kalabilirdi. Ayrıca bu saçma davranışları daha ne kadar sürdürebileceğini de bilmiyordu.

Bir an olduğu yerde durdum ve surlara doğru döndü, askerler Dias'ın niyetini anlamış olacaklar ki, bir anda tüm menzilli silahlar ona doğru ateş aldı. Dias'a doğru gelen şeylerin, havada yaydığı garip tiz sesi ve arkalarında bıraktıkları soluk ışık izini farketmesi ile yerinden bir anda zıplaması bir oldu. Ancak o korku ile dengesiz zıplamıştı ve tahmin ettiği gibi tam olarak surların üstüne düştü. Kendini olduğu yerden yuvarlayarak surlardan aşağı attı.

Uçuyorum.. Ve yeryüzü, aynı bilgeliği ile beni kucaklamaya hazırdı. En azından yere çakılarak ölmek daha mantıklı olurdu, katledilmektense..

Saniyeler ile tuhaf düşünceler Dias'ın beyninde flaş gibi patladılar. Ancak, düşündüğü gibi ölmeyi bir kenara bırakın; yüz üstü yere düşmesine rağmen, çakılma şokunun verdiği sarsıntı dışında, herhangi bir acı hissetmeyişi onu iyiden iyiye şaşırtmıştı!

"Bu güç? Neler...?" düşünmesine bile fırsat vermeyen şu askerler bayağı inatçı çıktılar:

Bok herifler..

Hemen doğrulup, karanlıkta izini kaybettirmeye çalışırken, yine o garip oklar ona doğru tıslayarak geliyorlardı. Gerçi bu yeni bedenine alıştığından, bir anda fırlayıp yakındaki ağaçlıklar arasında, karanlıkta kayboldu...

"Ekhia, görüşmek üzere..."

Uzun süre koşmuş olmalıydı. Ay ışığının aydınlattığı açıklık bir alana doğru yavaşlayarak geldi, yorgundu. Mesafesini açmış olduğunu düşündü, artık biraz dinlenebilirdi. Orman sessizdi, gece kuşlarının sesleri boğuk çıkıyor, bazı böceklerin vızıltıları yayılıyordu karanlık sessizliğe. İlerledi. Yavaş yavaş yürümeye devam etti. Ta ki küçük bir gölün şavkına gözün çarpana kadar ilerledi. Gölün kenarına doğru geldi.

"İronik bir komedi. Yine bir göl kıyısındayım."

Oldukça sessiz bir gece, huzur dolu. Dias, yaşadığı sürece, gecenin karanlığının ve dolunayın ona huzur verdiğini hatırladı. Dinlenmek için orta irilikte bir kayanın kenarına oturdu. Sözde, Gallardia ile surların dışında buluşup kaçacaklardı. Bu vakitten sonra da onu aramak istemiyordu zaten. Bir türlü ısınamadığı o garip herif olmadan da gayet iyiydi.

Şimdilik sadece dinleneyim.. Ilık bir gecede, mehtaba karşı uyuklamak gibisi yoktur sanırım..

Kamp hikayeleri

Dias uyandığında çoktan güneş gökyüzüne yükselmişti. Görünürde kimse yoktu. Biraz daha oturup, durumu kavramak için düşünmeye başladı.

"Şimdi temel ihtiyaçları bulmak gerekecek."

Doğru. Yiyecek, su, barınma. Her ne kadar şehir insanı olsa da iyi kötü nasıl davranacağı hakkında fikirleri de vardı. Temel problemleri halletse dahi, hala bu dünya hakkında bir bilgisi yok ve tamamen yalnız durumdaydı. Bu dünyada yaşamak için bir ev, dolayısıyla paraya ihtiyacı olacaktı.

"Bilmiyorum.. Belki de tamamen farklı bir yaşantı yaratmalıyım." diye düşündüm kendi kendime..

Duruma bakılırsa, gizemli bir biçimde oldukça güçlü bir bedene sahibim. Evet ilginç bir düşünce. Tamamen haksız da sayılmazdı. Sonuçta yeni dünya, yeni bir ben.

Bu yeni bedeni keşfetmek istiyordu bir yandan da. Ne kadar güçlü ve neler yapabilirdi öğrenmek için heyecanlanıyordu. Bu tuhaf dünyanın fizik kuralları geldiği dünyadan farklı olduğunu da anlamıştı bu süre boyunca. Ley hatları denilen, koca gezegeni çepeçevre sarmış olan şu garip bir enerji koridoru var. Ve bu enerjinin kullanım alanları oldukça geniş. Buranın insanları buna her ne kadar mistik sanatlar dese de, temelde bakıldığında sadece bilinmeyen yeni bir tür enerji kaynağı. Ve her ne kadar bunu kullanabiliyor olsalar da bilimsel açıdan hiç bir dayanakları yok gibi duruyor.

Peki bunun bana ne faydası var? Henüz yok..

Eski yaşantısından kalan bilgilerini kullanabileceğini düşünüp, bu dünyada teknoloji yaratabilirdi. En nihayetinde ona göre orta çağ sayılır burası. Ancak burada bir mantık problemi vardı, her çağın teknolojisi, o çağa aitti ve her çağın kendi teknolojisi vardı. Yani yapacağı her eylem, en iyi ihtimalle şarlatanlık ya da dolandırıcılık olarak anılabilirdi. İşte bü yüzden daha pratik ve kullanım alanı genel olan küçük şeylere yoğunlaşması gerektiğini, ve çağın ihtiyiaçlarını belirleyip ona göre davranması gerektiğinin farkına vardı.

Tamam o zaman karar verildi. Şimdlik en iyi yapabileceğim şeylere odaklanmalıyım. Para kazanabilmek adına bilgimi satabilirim. Umarım işe yararlar.

Biraz dinlendikten sonra ayağa kalkı, gölün çevresini dolaşmaya başladı. Uzun ince bir dal parçası ile keskin bir kaya parçası bulup, farklı bir sert taş ile ondan keski yaptı. Dal parçasını sivriltip, şimdilik kahvaltı için balık avlamayı düşündü.

Tamamdır, av sopam hazır. Ateş yakmalıyım.

İzlediği şu videolardan birinden hatırladığı bir iki şeyden biri olan, ilkel ateş yakma metodunu kullanmak aklına geldi. Hep böyle şeyleri kullanmak istediğini farketti ve tuhaf bir biçimde eğlenceliydi Dias için..

Gölün kenarında geçirdiği, yaklaşık bir saat kadar vakitten sonra üç tane orta büyüklükte sazan balığına benzeyen balık yakaladı.

Umarım yenilebiliyorlardır.

Ateşini yakıp, balıkları taş keskisi ile temizledi ve kızartmaya başladı. Dias bayağı bir, ilkel avcı hayatı yaratmış oldu. Aslında herşey şimdilik çok iyi gidiyordu. Balıkları yemeye başlayacaktı ki, çalı hışırtılarının olduğu yöne doğru dikkat kesildi.

Umarım dün geceden askerler değildir. Kimse ile kavga etmek istemiyorum.

Dias o yöne bakınca, sesler kesildi. Bir süre daha bakmaya devam etti. Ses gelmeyince, umursamadan balıklara yumuldu.

Eğer birisi varsa ve izlemeyi tercih ediyorsa, benim için sorun değil. Ancak bana zarar vermek istiyorsa, hayatının hatasını yapmak üzere..

Dias, balıkların hepsini yiyene kadar kimse ortalarda görünmedi. Ateşi söndürmek için toprak kazması gerekeceğinden ayağa kalkıp, arkasını döndüğünde, biraz kısa boylu, orta yaşlarda, kirli sakallı ve bir tür savaş zırhı giyen bir adam? ile karşılaştı. İrkilip bir iki adım geri çekildi ve aralarına mesafe koyunca tüm ciddiyeti ile ona dönüp;

"Sen de kimsin be?"

~ "..."

"???"

~ "Wahahahahahah. Asıl sen kimsin, madenci değilsin anladığım kadarıyla? Köle misin? Hayır o da olamaz. Şu mistik gezginlerden biri olabilir misin? Garip tipler olduklarını duymuştum."

Ne oluyor anasını satayım? Nerde değişik varsa beni buluyor..