Skip to content

Erdem Arslan

Bölüm 01

13 min read

Klişe bir başlangıç..

Neydi o kitabın adı acaba? Düşündüm bir an. Uzun bir adı vardı. İkinci Dünya Savaşı dönemlerini anlatıyor. Esasen o sözde kanlı kahramanlıklardan çok uzak bir dehşeti inceliyordu. Bir psikiyatr, o dönem Auschwitz kampından sağ kurtulan nadir insanlardan birinin hikayesini ele alıyordu.

Sıradan biri için bunlar gerçek olmayabilir. Elbette öyledir. Ancak üstüne düşününce, adına yaşam dediğimiz ve üçüncü tekil şahsa dönüştürüp, yücelttiğimiz o sahte tanrının, aslında bir çok farklı insanın seçimlerinin iç içe geçmiş sonuçları ve hatalarından örülü koca bir köprü olduğu ortada.

Her neyse..

Doğru, içeriden bakınca uyumsuz görünüyorum ancak öyle mutluyum. Çoğu insanın böyle fantezileri olduğundan emin değilim, umrumda da değil aslında. Genellikle kendi iç dünyamda vakit geçirdiğim için, neredeyse asosyal olarak çağrılabilirim.

Farklı dünyalar farklı gerçeklikler düşlüyorum. Böyle olmayan. Daha yaşanılır.

Bazı sıralar, özellikle çalıştığım şirkete gidip gelirken, kulaklılarımı takıp müzik dinlerken kendimi o dünyanın içerisinde sağa sola koştururken buluyorum. Kah savaşıyorum, kah birini kurtarıyorum. Bazen kalabalık arkadaş grubum ile eğlenirken buluyorum kendimi, bazen ise ki bu bayağı ruh halime yansıyor; üzücü sahneleri yaşıyorum. Ara sıra gözlerim doluyor öyle anlarda. Garip şekilde mutlu hissediyorum kendimi.. Mutlu olmak için hayal kuruyorum diyebilirim.. Ne kadar acı verici..


Gün yine o sıradan günlerden.. İşine gitmek için uyanmıştı, soğuk havanın etkisi tüm yatak odasında hissediliyorken, uyku sersemi halde, kız arkadaşının üşümesini istemediği için alacakaranlık havanın ışığında onu kontrol etmeyi de ihmal etmedi.

Sabahları, özellikle hafta içi olduğundan oyanlanmayı sevmediği için, hızlıca kıyafetlerini üzerine geçirip, rutin şekilde evden fırladı. Fırladı ancak personel servisinin net varış saati olmadığından yine soğuk ve karanlık havada diğer insanlar ile beraber bekleme fikri onu, "ne yapıyorum ben" düşüncesine soktu.

"Ne yapıyorsak mecbur olduğumuzdan değil midir..."

İşini sevdiğini iddia eder, zaman zaman zevk alarak yapardı evet. Ancak uzun süreler bir işi yaptıysanız ve hala devam ediyorsanız, sonrasında yapacağınız herşey, zaten öncesinde yapılmış olduğundan, sıradan bir monotonlukta seyredecektir. Tekerleğinde koşturan hamster gibi hissetmek normalleşmenin mihenk taşı olsa gerek.

"Gecikti.. Zaten hava da git gide tuhaflaşıyor, ne yağacaksa artık.."

"Şu köpek bu soğukta restoranın önünde yatıyor her sabah, üşümüyor mu acaba?" diye düşündü yine. Evet, her sabah aynı yerde, aynı şekilde orada bu hayvan. Doğa oldukça tarafsız. Senin duygularını ya da düşüncelerini umursamaz. Her canlıya eşit mesafede durabilen tek sistem. Belki de en ideali bu olmalı.

Tuhaf düşünceler her yerden fışkırıyor, diğer insanlar da böyle düşünürler mi? Her neyse..

"Geldi lanet.."

Otomatik kapısı açıldı ve sıcak ortama, aynı zamanda tıka basa, tanımadığı insanlarla dolu koltuklara üstün körü göz gezdirdi. Boş olan öndeki tek koltuğa serildi. Her zaman ayrılmaz bir parçası olan sırt çantasını da yanına koydu..

Hızlıca yollardan geçip, ana caddeye çıkarken, o yine telefonunu ve kulaklıklarını çıkarmaya hazırlanıyor, müzik faslına geçmek ve bu dünyadan kopmak için acele ediyor gibiydi.

Ancak kulaklıkları yanında olmasına rağmen, bağlayacak bir telefonun olmadığını keşfedince, sakince şöförden kendisini müsait bir yerde indirmesini rica etti. Emin misin der gibi garip garip bakıp, yavaşlayarak hemen otoyolun giriş kavşağında onu indirdi.

Hafif bir kar yağışı vardı ve nedensiz bir şekilde huzursuzluk vardı içinde. Pazartesi sendromu diye içinden geçirip, inanmak istemesem dahi bu fikre sarılmayı tercih etti..

Sabah karanlığı ve keskin nemli soğuk, bu şehrin en sevdiği yönü değildi tabii ki. Hava kapalıydı. Gri bulutların içinden geçen o turuncu sabah aydınlığı ve yüzüne direkt çarpan hafif ışıltıyla beraber, gözlerini kapatıp, yalpayalarak rüzgara doğu döndü. Derin bir nefes alıp, uzun yolu tepip eve gitmek için motive olmaya çalıştı.

Yavaşça yola koyuldu. Geç kalmamak için koşturan o tiplerden değildi, aksine umrunda bile olmazdı. Yorulmadan yürüyebildiği kadar yürüyüp bir araca falan binerim belki diye, ıssız yoldan köprü altına doğru devam etti.

Buraya kadar her şey normal değil mi? Kesinlikle..

Köprünün altına adımlayarak girdiği sırada, nedensiz bir aydınlık arkasından yola düşüyor, gölgesi yavaşça kısalıyordu.

Manyağın biri üstüme araç mı sürüyor ulan diye düşünüp, kendini hızla kenara attı.

Kızgınlıkla doğrulup arkasına döndüğünde, bir şeyin köprü korkuluklarına çarpıp, oradan köprünün alt tavanında kocaman bir delik açıp, hemen ötesinde bulunan boş yolcu durağına çarparak, ortalığı toza dumana katması ve o muazzam çarpmanın etkisiyle asfaltta krater yaratması bir kaç saniye falan sürdü galiba.

Bir an için sakinleşip, nefes almaya çalıştı. Tuhaf şekilde her zaman soğukkanlı olmuştu. Olduğu yerde bir süre oturup, sağına soluna bakındı bu hengamede başka birisi var mı diye. Bir kaç metre ötede onun kadar şanslı olmayan bir iki kişi, moloz yığınların altında kalmışlardı. Bir aracın üst köprüden yarı sarkmış şekilde sallandığını ve gürültüye doğru gelen küçük bir meraklı grubu gördü.

Havada ki toz bulutunu yere inmeye başlamıştı. Ortamı bu kadar kısa sürede dağıtan şeyin ne olabileceğine dair meraklanmaya başlamıştı. Ancak bir yandan da tedirgindi. Herhangi bir patlama olmaması yüzünden aklına garip sorular geliyor, bir yandan da yavaşça asfaltta oluşan kratere doğru ilerliyordu. Yaklaştıkça gariplik muazzam bir boyut almaya başlamıştı. Eğer gözleri yanlış görmüyorsa, kraterin ortasında yatan şey bir bedendi. Evet, iri yarı, çıplak ve beyaz tenli bir kas yığınıydı bu!

"Hayatımda göreceğim en garip şey olmasa bile, beklemediğim bir şey olduğu kesin".

Olay yerine en yakın o olduğundan, ilk gören de oydu. Bu şeyin, hem bir yüzü yoktu, hem de genital bölgesi.

Sanırım bir tür robot veya ona benzer bir teknoloji olmalıydı Ancak bu düşünceler bile saçma geliyordu.

O halde ben de biraz daha yakından bakayım.. diye düşünerek, dokunmak için elini uzattı...


Bir anlığına kendisine geldiğinde, bulanık bir enerji hüzmesi içinde yavaşça dönerek uçtuğunu farketmişti. En son aklında kalan şey, çok parlak bir ışık ve bu ışığın gözlerini neredeyse kör etmesi olmuştu. Bedeni hareket edemiyor, hiç birşey hissedemiyordu.. İçinde hareket ettiği bu ışık huzmesi onu bir yere götürüyordu ve bu yüzden deliler gibi korkmaya başlamıştı..

"Aslında o günün son günüm olacağını söyleseler, belki evden ayrılmadan kız arkadaşımı öper, onu sevdiğimi söyleyerek ayrılırdım.."

Bilemiyorsun bunları, bilmemek lazım gerçekten..

Şans mı Bu?

Temas anını ve sonrasında olanları hatırlayabiliyor oluşu oldukça korkunçtu. Hızlı gelişmesi yüzünden şoka girmiş olmalıyım..

Kafasını biraz kaldırıp neler olduğunu anlamak için olduğu yerden doğrulduğunda, bedeninin aşırı ağırlaşmış olması hareketlerine yansımıştı. Gözlerindeki puslanma düzeldikçe çevresinin görüntüsü de düzelmeye başladı. Vücudundaki ağırlık yerini inanılmaz bir baş ağrısına bırakmaya başladı. Şakaklarını ovalamak için ellerimi kaldırdığında farkettiği şey ise her zaman ki alıştığım bedeninin hissini vermeyişi olmuştu.. Sağ elinin orta parmağında küçük bir dövme vardı ve parmaklarının çoğunda irili ufaklı yara izleri vardı. Ya da en azından o öyle hatırlıyordu.

Şok? Koma? Rüya? Neler olduğuna dair en ufak bir fikri dahi yoktu. Gözlerini kapatıp, odaklanmaya ve nefesini düzeltmeye çalışıyordu. Garip olan herhangi bir korku ya da endişe hissetmiyor oluşuydu.

Kendisine gelmesi bir kaç dakika sürdü. Şokun etkilerinden kurtuluyor ve rahatlıkla ayağa kalkmaya gayret ediyordu. Biraz sendeleyip doğruldu.

Oha..

Hatırladığı son şey, eve gitmek için geri döndüğünde, havanın hafiften kar yağışlı ve kapalı olduğuydu. Kalın bir mont giyinmiş ve botları da ayaklarındaydı. En son bildiği bunlardı, yani evden çıkışını, insan nasıl hatırlamaz ki?.

Ancak, şu an bütünüyle gümüşi bir gökyüzü altında, mavi çimenlerle ve küçük otlarla kaplı bu nefis bahar ortamındaydı.

Oha.. Bu ne lan?

Çıplaktı, üstüne üstlük doğduğu bedeninde bile değildi! Daha uzundu ve karın kaslarım vardı ki onda kas namına tek şey kod yazarken kullandığı parmak kaslarıydı. Aptalca bir şekilde neler olduğunu anlamak için bekliyordu. Kimsenin olmadığı bu tepede yalnız ve çıplak olarak dikiliyordu.

Oha.. Şans mı bu şimdi? Neredeyim lan ben? Saçma bir soru. Nerede olduğu hiç bir şeyi açıklamıyor.

Bu beden benim mi? Neden çıplağım? Neden bahar aylarındayım? Ve ben gerçekten yaşıyor muyum?

Bir kaç saat boyunca ne yapacağını bilemez halde olduğu yerde oturdu. En azından güzel havanın tadını çıkarmalıydı. Ruh halini düzgün tutmak ve adapte olabilmek için şu an ihtiyacı olan şey buydu.

Demek bir diğer dünya, gerçekten var ha..

"Hayır, aslında öldüğüme dair birşey hatırlamıyorum. Belki de, evet belki de böyledir. Yahu ben bunlara inanmıyorum bile?"

Burada oturmanın bir faydası yok, ilerlesem iyi olacak..

Tepeden aşağı inmeye başladı. Manzara gerçekten görülmeye değerdi. Ona hep, resimlerini gördüğü dünya harikası doğa manzaralarını hatırlattı. Eh, en azından bu keyfini yerine getirebilir...

Aşağı indikten sonra bir patika gördü. Çıplak dolaşmak rahatsız etmeye başlamıştı ki birden aklına geldi ve aşağı bakıp takımlarını kontrol etti. Herşey yerli yerinde çok şükür!

Oh şükür.. En azından geleceğim tehlikede değil...

Ağaçlık alana doğru yaklaşmaya başlamış, her zaman ki alıştığı türden ağaçlar olmayışı ve usta bir hayalperestin ellerinden çıkmışcasına olan bu renklerin içinde olabildiğince dikkat ederek yürüyordu. Dikkatini bu farklı güzelliklere verdi. Mor ve mavinin doğa içinde böyle bulunmasına ilk elden şahit olmak onu oldukça keyiflendirmişti.

Gökyüzü.. Şimdi gerçekten farketmiş olmalıydı ki, yüzünü direkt olarak gökyüzüne çevirip büyük bir şaşkınlıkla bu manzarayı seyrediyordu. Gökyüzü gümüş renkteydi? Ve evet bu gümüş, yerdeki mor ve mavinin üstünde muazzam bir asalet yaratıyordu.

Ağaçların yüksekliği, çimene benzer şu turkuaz renkli otların büyüklüğü, hemen ileride altın rengi topraklardan başlayan kırmızıya çalar çalılar ve onların üstünden sarkan beyaz renkli yemişler.

Patikanın bir parçası, hemen ileride bulunan tertemiz sulara sahip göl ile buluşuyordu. Gölün berrak suyuna bakınca dibini görebiliyordu. Tek kelime ile mükemmel..

Burası, bir ressamın hayal dünyasından fırlamış gibi duruyordu onun için.

Merhaba Dünyalı?

Anadan üryan ve meraklı gözlerle ilerlediği yolda, dikkate değer detaylar vardı. Çevreye göz attığında ise farklı renkte bitkilerin, tatlı bahar rüzgarında hışırdayarak salınmaları, sanki doğanın bir tür hoşgeldiniydi bu onun için.. Kendisini iyi hissetmeye başlamıştı. Yıllardır yaşadığı kaotik şehrinde görmekten kör olduğu gri binaların arasında, oksijen yerine karbon soluyarak yaşadığı o kasvetli, içe kapanık hayattan kopup, bu yabancı cennete gelebilmesi, esasında bir ikinci şans olmalı diye düşünmekten alıkoyamadı kendini.

Tüm bu fanteziler arasında çıplak ayakları ile toprak bir patika üzerinde yürüdüğünü anlaması uzun sürmüştü. Dikkatini toplayıp yola bakınırken, buradan daha önce birilerinin geçmiş olma ihtimalini düşündü. Eğer öyleyse bir yerleşim yerine yakın olmalıydı. Yani en azından bunu bilecek kadar deneyim sahibi olduğuna şükrediyordu.

Üzerindeki bu şaşkınlık halinden ötürü ne yapması gerektiğinden bile emin değildi. Eğer gerçekten düşündüğü gibiyse yani farklı bir dünyada ise, mantıklı olan tek seçenek şu anda içinde bulunduğu duruma adapte olmaya çalışmak olurdu elbette. Dolayısıyla devam etmeyi tercih etti..

Patikanın sonunda genişçe bir alan ve alanın nispeten göle uzak köşesinde bir tür kamp alanı kurulmuş durumdaydı. Şansa bak, herhangi birisine rastlamamıştı ancak, o kamp alanında işe yarar bir şeyler bulabilme umudu ile oraya doğru yöneldi.

Bir göz atsam fena olmaz, en azından üstüme geçirebileceğim birşeyler bulabilirim.

Hem çıplak olsa ne fark eder ki? Emin değildi.. Fakat biri bir yerde karşısına çıkarsa bu halde karşılaşmak istemezdi en azından. Kendisi ile çelişiyordu yine.

Aman ne boksa..

Hemen ileride, yeni söndürülmüş ateşten kalan kor odunlar, onun yanında da oturmak için konumlandırılmış, köşeli bir kaya parçası ve yerde serili bir çeşit mat vardı. Matın yanı başında genişçe bir sırt çantası vardı. Hani şu uzun yolculuğa çıkarken yanına dünyayı alabileceğiniz türden çantalar..

Şu an için ahlak kurallarını bir kenara bırakmak gerekecek. Gerçi bu nü konseptin biraz tadını çıkarmalıyım sanırım. Gerçek dünyada deniz, kum, güneş üçlüsünün yeterince tadını çıkaramamış biriydim sonuçta..

Yavaşça çantaya yaklaştı ve içine göz gezdirmek için üst kısmını açtı. Beklediği gibi, bir tür tulum ve bir kaç parça ne olduğunu bilmediği alet edevat ile kamp için gerekli olduğunu düşündüğü diğer malzemeler vardı..

Hmm. Tulum işimi görecektir. Daha sonra sahibine ödeme yaparım diye düşündü fakat o konu da kendi içinde çelişkili..

Çantadan tulumu çıkartıp, kaldırıp bedenine göre baktı. Kendi kendisine söylenmeye başladı;

"Renk seçimi rezalet. Bunu diken terzi hayata küsmüş olmalı" diye kendi kendisie konuşuyorken, tamamen yabancı bir ses ona doğru;

~ "Tamamıyla asil ve özel renkler seçilerek, en kaliteli kumaştan hazırlanmış bir çalışma kıyafetidir. Sanırım zevk konusunda ayrışıyoruz Stomme Dief"

Elbette "Stomme Dief" nedir diye düşünmek için vakti olacaktı ve yahut direkt kendisine sorabilirdi, yani bir hırsız gibi yakalanmasaydı tabii. Anadan üryan bir hırsız gibi.. İstifini bozmadan kampın sahibi olduğunu düşündüğü kişi ile göz teması kurup, hafif bir gülümseme ile selam vermek en iyisi olur diye hızlıca düşünürken farkettiği garip şey ise;

"Bu herif Türkçe mi konuşuyor?" diye şaşkınlığını gizleyemedi. Bir an beyninin ona oyun oynadığını, hala komada olduğunu ve elbette şaşıracak bir durum olmadığını da düşünüyordu.

~ "Türkçe? O da nedir Stomme Dief?"

Henüz yüzüne bile bakamamışken, garip bir rahatlık içerisinde tulumu giymeye çalışıyordu. Rahatlık doğru kelime değil aslında. Şaşkınlık ve bu garip durumun kendisi ile afallamıştı ve sadece mabedini yabancı gözlerden tenzih eylemek niyetindeydi. Zaten bir de karşısında kanlı canlı bir adam duruyordu. Nereden geldiğini anlamadığı o adam. Üstünü üstlük rüyaların böyle düzenli bir prensipte işlediğini de pek sanmıyordu. Neler olduğuna dair binlerce teori kafasında dolanırken, tulumun sahibi bu durumu o kadar sakin karşılayamadı.

~ "Sen! Seni rezil hırsız! Yüzüme bak Stomme Dief! Ne cüretle beni görmezden gelirsin, seni aşağılık avam!"

Avam? Tamam kabul etmeli, gerçek dünyada aristokrat sayılmazdı ancak avam da değildi. Kaldı ki bu tür hitap şekillerini kullanan insanlar mı kaldı yahu?

İçine Ortaçağ kaçmış galiba..

~ "Ik rop no nei it fjoer! Hear de brânende geast! En lit jo grammoedigje op dizze ûnrjucht!"

Duyduğu bu farklı dil ile söylenen cümleleri anlamaya çalışırken, çıplak vücuduna çarpan müthiş sıcaklık onu olduğum yerden göle doğru fırlattı. Fırlatmanın etkisiyle sarsılmıştı olmasına karşın, gölün soğuk suyuna dalmak onu anında kendisine getirmişti.

Suyun yüzeyine çıkmaya çalışırken bir yandan da neler olduğunu kavramaya çalışıyordu. Paniklemenin bir faydası yoktu. İşin garip yanı, canının yanması gerekiyordu ancak hiç bir şekilde acı hissetmemişti. Aksine yaşadığı bu dakikalar bayağı heyecan vericiydi. Neler oldu? Nasıl göle fırladım? Aklında deli sorular.

Kafasını sudan çıkarıp, geldiği yöne doğru bakarak:

"Manyak mısın ulan sen! Hasta ruhlu herif!" diye bağırdım. Az önceki duruma dair mantıklı bir açıklama da yoktu aslında..

Suyun içinde ellerini kaldırıp, teslim olma anlamına gelen işareti yaptı. Yahu salak mıyım acaba? Neden kalkıp adama teslim olduğunu beyan ediyorsun?

~ "Sen? Nasıl hala yaşıyorsun? Kimsin sen?" diye bağırınca, az önceki fiyaskodan canlı çıkmasına şaşırmış olmalı diye cesaret edip ona doğru yavaşça yüzmeye başladı..

Temkinli şekilde ona doğru yaklaşmaya karar vermişti. Ellerini havaya kaldırıp, niyetinin iyi olduğunu belli etmeye çalışarak ona hala çıplak bir şekilde yaklaşıyordu. İlk tepkisi şaşırmak olmuştu, sonra bir elini göğsüne dolayıp, diğer eliyle artık sakinleşebilirsin manasında hareket yapıyordu.

İlginç olan şey; bunca pandomime gerek olmaması ve onun hali hazırda, nasıl olduğunu anlayamasa da konuşulan dili anlayabiliyor oluşuydu.. Gerçi bu gerçekten onun bilinçaltı ise anlaması doğal..

İlk temas başarılı olmalı!

Uzunca boylu, uzun platin rengi saçları, iri altın rengi gözlerinin yarattığı cazibesine, sahip olduğu küstah havası da eklenince, ya aristokratlardan biri yada büyük bir aileden geldiği belli olan bu şahıs ile nasıl olumlu bir iletişim kurabileceğini bilemiyordu.

İyi niyetinden emin olduğundan sanırım, ona doğru yaklaştı ve yüzünde bir gülümseme ile hafifçe ona doğru eğilip sanki küçük bir çocuğu paylarmış gibi konuşmaya başladı:

~ "Sanırım beni anlayabiliyorsun? O halde neden cevap vermiyorsun?"

Bu söylediklerinin, samimiyet yerine daha çok sorgulama hissi vermesi..

"Elbette seni anlaya.." cümlesii bitiremeden sözü kesip,

~ "Ah evet, siz barbarlar doğru düzgün iletişim kurmaktan aciz varlıklar olmalısınız. Özür dilerim, ilk defa bir yabani ile karşılaşıyorum da, böyle ilkel bir iletişim şekli kurabileceğimden emin değilim"

Kısa bir cümle içerisine bu kadar hakaret sığdırabilmesi oldukça takdire şayan olsa da ömrü boyunca bu tür tiplerden hiç hazzetmemişti. Daha fazla problem ile uğraşmamak için yavaşça geri çekildi ve ne bok yersen ye, beni rahat bırak anlamında ellerini sallayarak uzaklaşma niyetini belli etmeye çalıştı.

~ "Şimdi de kaçıyor musun? Daha yeni geldiğin ve hakkında hiç bir şey bilmediğin bu dünyada tam olarak nasıl ilerlemeyi planlıyorsun bay Stomme Dief?"

~ "Ha?" diyebildi sadece...

Ne yani? Nasıl olabilirdi ki.. Sanırım birşeyler hakkında bilgisi olmalıydı. Buraya nasıl geldiği ya da burası hakkında bir çok sorusu vardı ama bu tiple nasıl anlaşılır hiç bir fikri de yoktu açıkcası.

Platin saçlı herifin suratına garip bir gülümseme yayıldı. Bir anda kahkahayı patlatması da cabası. Neler oluyor burada diye düşünürken, tüm bunların yanı sıra bu herif iyice can sıkmaya başlamıştı. Kızgınlıkla şaşkınlık arasında bocalarken, birden boynuna elini dolayıp, kırk yıllık arkadaşmışcasına;

~ "Bu kadar gerilmene gerek yok. Sadece biraz dalga geçmek istedim seninle."

Dalga mı geçmek istedin? O sırada tüm bunları arkasında bırakıp defolup gitmek istedim.. Zaten içe dönük bir tip olmuştu kısacık hayatı boyunca.

~ "Sakinleş. Şimdi, ne yapmalıyız biliyor musun? Sana giyecek birşeyler bulmalıyız. Hım. Evet."

Ulan zaten ben de onu yapmak üzereydim!

~ "Doğru ya sen de bunu yapmak üzereydin. Bu arada bu kampın sahibi ben değilim, ben sadece burada yakınlarda yaşayan meraklı bir 'myn wittenskipper'"

"Ah. Artık şaşıramıyorum bile.."

~ "Öyle söylemen çok anlamsız, bu dünya keşfedilmemiş gizemlerle dolu ve güçlü dostum, biz beraber bunları keşfedeceğiz wahahahahahah!"

Sosyopat herif..

Herneyse, en azından bu dünyada yaşayan biri ile tanışmak iyi bir fikir, her ne kadar manyak olsa da.

~ "Bu arada sana saldırdığım için üzgünüm.."

Götüm..

~ "Bu seferlik seni ben misafir edeceğim. Konuşacağımız çok şey olmalı, değil mi?" sarılmaya devam ederek onu çekiştiriyordu hala...

Buradan başka her yer olur...

Kamp alanını terkederlerken, yaşlıca ve sırtında bir çuval yük ile yaklaşmakta olan, avcıya benzer birini gördüler. Tulumu farketmiş olacak ki, aramızdaki mesafeye rağmen endişeli ve kızgın olduğu farkediliyordu. Henüz tanıştığı manyak herif, hemen yaşlının yanına fırlayıp, birşey fısıldadı ve eline bir tür madeni para sıkıştırdı. Yaşlı adam bundan memnun olmuş olacak ki, onlara selam verip geçip gitti.

Zaten artık koma mı ne boksa bile umrunda da değildi. Neler olduğuna dair sonra kafa yorabilirsi. Ah evet bu da onun o garip huylarımdan biri..

"Para mı verdin o adama. Telafi edeceğim bunu."

~ "Sorun değil, misafirperverliğim için bir iyi niyet göstergesi olarak görebilirsin, ayrıca sen bana daha büyük bir şey vermiş olabilirsin... Senin içinde sorun olmazsa.." diyerek elini uzattığı yöne bakmasını istedi.

Hemen yirmi adım ileride bulunan oldukça garip ve büyük bir karavan türü araç vardı. Arkasından yaklaşmaktaydılar.

Karavana binmek için sağ tarafından yaklaştıklarında, hayatının travmasını geçirmek üzereydi:

Bu kırmızı şey de nedir? Boğa falan mı bu?..

Bu garip yaratığa, uzun uzun bakmak ve incelemek istiyordu. Ancak pek insan canlısı olmadığı kesin. Sırtında bir tür mührü andıran sembole benzer birşey çakılmıştı. Garip bir haç şekline benziyordu.

Yeni tanıştığı manyak, onun tüm hareketlerini izliyordu. İnceliyordu desek daha doğru galiba. Farkettiği an kendisini toparlayıp, sanki olan biten çok önemli değilmiş gibi karavana girdi.

~ "O bir Aatxe. Normalde burada yaşayanlara saldırırlar. Kötü ruhtur. Ancak güçlü ve dayanıklı yapıları yüzünden koşumdakini yakalayıp emrim altına aldım. Garip.. Sanki ilk defa görüyorsun gibi?" diyerek yüzüne garip bakışlar atması normal değildi.


Karavanın penceresinden manzaraya dalmış düşünüyorken, aklı yerinde değildi ve düşünmekte zorlanıyordu. Herşey parçalanmış gibi. Tepkileri dahi anormal görünüyorlar. Sanırım kendisine gelebilmesi için bir süre geçmesi gerekecek.. Esasında neyin içinde olduğuna dair eni konu birkaç fikri oluşmuş, bunların üzerine kritik yapmaya başlamıştı. Bir yandan her ne kadar yabancı olduğu bu dünyada nasıl yaşayacağını bilmiyor olsa da, korkuyor sayılmazdı.

Sanki ait olduğum dünyada yeniden doğmuş gibiyim diye düşündü. Yeni tanıştığı kişinin garip tavırları yoktu artık. Karavanın içerisinde bizden başka bir de genç, küçük sivri kulaklı, kızıla çalan uzun düz saçları ve iri siyah gözleri ile onu süzen bir kız çocuğu da vardı. Şu ana kadar varlığını farketmesinin zor oluşuna şaşırmadı.

Masumiyeti her halinden belli oluyordu. Ona bakınca içini kaplayan garip bir huzur var nedense. Buraya gelmeden yaşadığı dünyada, kendi dünyasında, çocuklara karşı her zaman imtiyazlı bir nezaketi olmuştu. En azından bu ruh halini koruduğuna seviniyordu.

Bir selam verip arayı yumuşatsam iyi olur.

"Merhaba" dedi hafifçe gülümseyerek yumuşak bir ses tonuyla..

~ "...Merhaba... Sen kötü biri değilsin anladığım kadarıyla?"

Şaşkınlığı yüzüne vurmuş olacak ki, bir an duraksadı.

"Korkmana gerek yok, düşündüğün manada kötü değilim."

~ "Korktuğumu da nereden çıkardın? Ben sadece ilk izlenimlerimi edinmeye çalışıyorum, aynı ustamın bana öğrettiği gibi.. Her zaman önce gözlemlemeliyim. Evet!"

Tüm bu cümleler ağzından dökülürken, ukala tavırları komik bir görünüm sergiliyordu. Gülmemek için kendisini tutuyordu. Özgüveni ve meraklı gözleri bayağı hoş bir görüntü oluşturuyor.

"Doğru düşünceler bunlar. Bilimsel yaklaşımın temeli önce teşhisi getirir.." diye konuşmayı destekledi.

~ "Bilimsel yaklaşım da nedir?" diye sordu, ilk defa duyuyormuş gibi.

Durum hiç istemediği bir yöne gidiyor gibi hissetti. Ama sanırım cevaplasa iyi olurdu. Hem bu tuhaf durumdan kurtulmasına yardım eder, hem de arkadaşlık ilişkilerini geliştirmesine yardımcı olur.

"Bilimsel yaklaşım. Hmm. Bir düşüneyim, Bilim esasında bilgiyi aramaktır, bu konu da anlaşalım. Aynı şu an senin yaptığın gibi. İlk önce gözlemleme durumu, bilgiye ulaşmak için bir metottur değil mi?"

Bu cümleleri kurduğumda, gözleri parlıyor, ağzı kulaklarına kadar açılmış, oturduğu yerde kıpır kıpırdı. Belli ki yeni tanıştığı kişiden bunları duymak onu bayağı heyecanlandırmıştı. Cümleye devam edecekken;

~ "Sizde mi Myn Wittenskipper?"

Bu cümlenin telaffuzunu ikinci kez duyuyordu. Henüz tüm konuşulanları anlayamıyordu. Hem kaldı ki bu insanların dilini nasıl biliyor yada onlar onun dilini nasıl biliyor anlamamıştı.

"Aaa.. Evet, evet.." O da nedir lan..

Tam bu sırada, küçük kızın ustası yani onu ilk bulan manyak sözü keserek araya daldı;

~ "Ekhia, yeter bu kadar. Misafirimizle daha sonra sohbet edebilirsin. Şimdilik dinlenmeli ve anlamalı."

Neyi anlamamı bekliyorsun manyak herif,

Daha kim olduğunu, niyetinin ne olduğunu bile bilmediğim bu kişiden ona bu denli misafirperver davranması şüphe çanlarını iyiden iyiye çaldırıyor.

"Bu arada, dostum; düzgün bir tanışma gerçekleştiremediğimiz için, şimdi tam sırası.."

~ "Ben, bir gezgin, bir simyager, bilgi ve mistik sanatlar arayıcısı, bilgelik yolunda bir öğrenciyim"

Aman aman kısa kes!.. Gülümseyerek dinliyordu.

~ "Gallardia W. Reinhaem II. ile tanışmış bulunmaktasın."

Oha, herif aristokrat çıktı..

Yaşadığı yada en azından yaşamış bulunduğu dünyada bu tipleri halk arasında dahi bulamazsınız.

Hahahah, çok iyi

~ "Şahsınızı tanıtmadığınız gözümden kaçmadı"

Alaya alıyor beni manyak aristokrat.

Bunu bir düşünmeli şimdi. Anormal bir durum olduğundan tam olarak kim olduğunu söylemek istemiyordu.. Madem farklı bir dünyada yeniden başlama fırsatı buldu, yeni bir kimlik oluşturmalı. Ne olsa uygun olur diye uzun uzun düşünmek şüpheli olurdu. Şimdilik birşeyler uydurmalıydı.

"Sandığınız kadar önemli biri değilim. Ben basit bir gezginim. İsmim ise: Dias Manheim"

~ "Hmm. Oldukça alışılmamış bir isim. Buralardan olmadığın aşikar. Bu arada aramızda bu kadar resmiyete gerek yok artık. Arkadaş olalım ha ne dersin?"

"Mantıklı. Birkaç arkadaşım olması çok iyi olur. Sen de buna dahilsin Ekhia.."


  • Stomme Dief: Aptal Hırsız.
  • Myn Wittenskipper: Bilimci, Bilim İnsanı.
  • Ekhia: Bask mitolojisinde, Dünyanın ışığı "Güneş" anlamına gelir.
  • Aatxe: Kırmızı boğa formundaki kötü ruhlara verilen isim.
  • Hikaye Dili: Eski baskça, frizon dili olarak bulunabilir.

Neden Dias diye soracak olursanız, bir anda aklıma geldi. Daha sonra İbranice yada eski Hebrew dilinde sürgün anlamına geldiğini yada en azından buna benzediğini öğrenince, yerinde bir isim olduğuna kanaat getirdim.